Kendi hâlinde bir kitap kurdu. Kitaplarla Lise 1’de Kartal Lisesi’nde bir edebiyat öğretmeninin zoruyla tanışmış. İyi ki de tanışmış.
Ömrünün 2000-2006 yılları arasına denk gelen altı yılını, içinde Müge İplikçi, Elif Şafak, Murat Belge ve Fatih Özgüven gibi bolca yazarın bulunduğu İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, sonrasındaki on beş yılını da Sabancı Üniversitesi’nin Bilgi Merkezi’nde geçirmiş ve geçirmeye devam eden Özel, yıllar geçtikçe mesleğine âşık olmuş, çokça kitap okumuş, okuduğu kitapların birikimiyle de içindekilerini "BBY Haber Portalı" isimli mesleki sitede, Abbas Güçlü’nün yönettiği Türkiye’nin en büyük eğitim portalı olan Eğitim Ajansı’nda ve son olarak da Müge İplikçi’nin öncülüğünde çıkan Mikroscope dergisinde elektronik kâğıda döken biri. Öykü yazmayı da çok seven Özel, "COS" başlıklı bir öyküsü “Öykü Gazetesi”nde yayımlanınca o gün heyecandan sabaha kadar uyuyamamış.
Sabancı Üniversitesi İnsan Kaynakları biriminin organize ettiği "Hobi Atölyesi" kapsamında iki yıldır bir kitap kulübü koordinatörlüğü de yapan Özel, kitap okuma aşkını herkese bulaştırmaya kana kana and içmiş bir kitap elçisi.

Ilık bir bahar günü. Dışarıda güneşin ısıttığı hava, içeride kahvenin baş döndürücü kokusuyla birleşip ortalığı mutlulukla dolduruyordu.

Coşkun’u bekliyorum. Almanya’da yaşıyor. Daha doğrusu bu ülkede yaşıyor; ama bu şehre ilk gelişi. Ben de ilk defa buradayım. Tesadüf bu ya, aynı zaman diliminde bu şehirdeyiz. Sanki günler çuvala girmiş de biz aynı gün doğmuşuz gibi. Aramızda altı saat var. Önce o gelmiş dünyaya. Altı saat erken gelmiş olmanın havasını atmayı da hiç ihmal etmez.

Bir de Ferit vardı. Çocukluktan. Canına kıyıp bizi kedere boğduğu yetmezmiş gibi, bir de doğum günümüzü seçmişti.

Coşkun evlenene kadar, tesadüflerin yardımıyla hiç ayrılmadık. Sonra evlendi, bu ülkeye yerleşti. Şimdi, uzun bir aradan sonra, buram buram kahve kokan bu dükkânda buluşacağız.

Gelmesine daha yarım saat var. Kitap getirmediğime hayıflanıyorum. Yarım saatte iki öykü okurdum Etgar Keret’ten.

Çevreme bakıyorum. Mekân hınca hınç dolu. Gerçekten bu kadar seviliyor mu buranın kahvesi, yoksa herkes içiyor diye mi içiliyor? Bardakların üzerine isim yazılması mı çekiyor insanları? Bilemiyorum.

Geniş pencerenin dışı daha çok cezbediyor beni. Bir sinema gibi. Bu kent, bu eski yapılar… Çocukluğumun kentlerine benziyor. Münihliler adına seviniyorum. Şanslılar. Kentsel dönüşüm gibi bir dertleri yok. Kentleri kent gibi, baharları bahar gibi.

Bu geniş pencereli sinemanın yazarı da, yönetmeni de, hatta ışıkçısı da aynı: Tanrı. Oyuncular ise her türden insan. Tam karşımda bir telefon kulübesi var. Dört telefonlu. Eskinin tekli, kapalı kulübelerinden değil artık; daha açık, daha teşhirde.

Soğumuş kahvemden büyük bir yudum alıyorum. Tam o sırada enseme inen tokatla boğazım düğümleniyor. Gözümün önünden film şeridi gibi görüntüler geçiyor. Az daha ölecektim. İki dakika öksürüyorum.

Coşkun yaptığı eşek şakasından sonra epey mahcup. Benim güldüğümü görünce yüzündeki kızıl bulutlar biraz dağılıyor.

“Ulan, az daha ölecektim!”

“Ne bileyim oğlum… Seni öyle görünce eski günler geldi aklıma. Yapıştırıverdim işte.”

“Gözümün önünden film geçti resmen.”

“Abartma! Ne geçti mesela?”

“Şu dışarıdaki telefon kulübesini görüyor musun?”

“Görüyorum. Eee?”

“Sen gelmeden dışarıyı seyrediyordum. Film izler gibi.”

“İlginç olan ne ki?”

“Eskiden cep telefonu yoktu ya… Hatta her evde sabit hat bile yoktu. Komşular üzerinden konuşurduk.”

“Hatırladım o günleri.”

“Ben de hatırladım. Ama bir de sahne kurdum kafamda.”

“Nasıl yani?”

“Abim askerdeydi. Antalya’da. Bizi aramak için komşuyu arardı. Nurcan Abla gelir, kapıdan seslenirdi:

‘Selvi Yenge?’

‘Efendim canım?”

‘Fuat Abi aradı, beş dakika sonra yine arayacak.’

“Annem ne yapıyorsa bırakır, o beş dakikayı beş saniye sanıp koşa koşa giderdi. Ben de peşinden. Ayaklarım, sanki görünmez bir bisikletin pedallarını çevirir gibi hızlanırdı.

Telefon çalar, annem açar, bin kere kurban olur… Sonra bana verirdi. Posası çıkmış abime bir ‘Merhaba’ da ben derdim.”

“Sonra?”

“Sonra dışarıdaki sahneyi ona benzettim. Şu üniformalıyı abim yaptım. Beyaz pantolonlu kız Nurcan Abla oldu. Sağdaki kadın annem… Kel olan da bendim. Zaten çocukken saçımı hep sıfıra vururlardı.”

“Sen baya film çekmişsin ben gelmeden.”

“Aynen. Bütün o konuşmaları tek sahneye sığdırdım. Kahvemi içip filmimi izliyordum işte.”

“Ben bir kahve alıp geleyim. Sana da alayım mı?”

“Yok, bu bana yeter. Zaten zıkkım oldu.”

Coşkun kahvesiyle döndüğünde telefonla konuşuyorum:

“Olur, bakarım. İki şişe viski… Tamam. Rakıya da bakayım. Yeni Rakı mı, Tekirdağ mı? İnşallah gümrüğe takılmam. Tamam, görüşürüz. Aleyküm selam.”

Telefonu kapatıyorum.

“Kimdi?” diyor.

“Abimdi.”

Biraz önce anlattıklarımla bağlantı kurarak soruyor:

“O mu aradı, sen mi?”

“Nurcan Abla aradı. Telefonu abime verdi.”

Bu kez kahve Coşkun’un boğazında kalıyor.