1967’de İzmir’de doğdu. Bu coğrafyanın çeşitli bölgelerinde okul anıları ve güzel arkadaşlar biriktire biriktire Ankara’ya üniversite okumaya gitti. Gazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi bölümünü bitirdi ve aynı şehirde kaldı. ODTÜ’de on beş yıl öğretim görevlisi olarak çalıştıktan sonra, İstanbul’un çağrısına kulak verdi. Sabancı Üniversitesi’nde on yedi yıl akademisyenlik yapıp emekli oldu.
İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Kültürel İncelemeler bölümünde yüksek lisans yaptı. Halk bilimi, sosyoloji, tarih ve felsefe okudu. Kurumsal iletişim uzmanı da oldu.
Çeşitli dergilerde Türk yazarları ve kitapları üzerine araştırma/inceleme yazıları yayımlanmış, çocuk edebiyatı/çocuk edebiyatı yazarları hakkında konferanslar vermiştir. Şiir, özel ilgi alanıdır. Şiirleri ve yazıları, edebiyat ve sanat dergilerinde yayımlanmaktadır.

Artık mevcut olmayan, geçmişte kalan her anın sabitleyicisi fotoğraf, artık bir yadigârdır. O karelere her bakıldığında anılar yeniden ve yeniden yaratılır; bazen eksilir, bazen çoğalır. “Fotoğraf, görülmüş olanı kaydederken daima ve doğası gereği görünmeyene de işaret eder.” Görünmeyenin yarattığı boşluklar bakanın zihninde tamamlandıkça anlık öykü yeniden inşa edilir. Zihnin işleyişi en güçlü yardımcıdır.

Bu yazıyı kentsel bahar teması etrafında yazdıran itici güç, “Bir Kadının Sıradan Günlüğü” sergisi oldu. Kâğıda nakış işleme yöntemini uygulayan yedi kadının —Başak Eroğlu, Burcu Okur, Çağla Ünder, Seda Zincir, Şehnaz Özgün, Tülay Kodaş, Yeşim Pektok Yağmur— emek yoğun işlerini ziyaretçilerin gözlerine ve yüreklerine emanet eden bu sergi, çok etkileyici kısa öykülerle ulaştı bizlere.

 

Fotoğrafların hemen hepsi; kentlerde yaşanan türlü türlü baharın hatırlatıcısı, siyah-beyazdan renkliliğe yolculuğun hikâye sunucusu olma özelliğini çok başarılı bir biçimde sırtlanmıştı.

Bu coğrafyanın, yerküredeki konumu gereği “bahar” zaman dilimini muhtemelen en keyifle yaşatan yerlerden biri olduğu söylenebilir. Bayram olarak yaşanması, kutlanması, karşılanması, içe sinmesi, coşkuyu tazelemesi ve zaman zaman fotoğraf karelerinde sabitlenmesi işte bu yazının konusu oldu. Kent yaşamında kentin nereye denk düştüğü bir etken olsa da koşuşturmaların özünde benzer olması, sergide sunulan eserlere çok güzel yansımış. İnsan unsuru, “yadigâr” olma ayrıntısını ifade etmekte çok önemli bir nokta.

İncelikli tekniklerle fotoğrafa işlenen nakışlar, fotoğraftaki bir boşluğu işaret ederek anı yeniden öykülendiriyor; sürekliliği olan bir bütünün içinden aldığı o anı yalıtıyor, korumaya alıyor ve sunuyor bize.

Bu çalışmalarda “kadın” odak noktası. Baharın, hayat vermenin, tazelenmenin ve yeniden şekillendirmenin simgesi kadın. Kent yaşamında her anda bambaşka anlamlar var eden kadın. Kentte süregelen yaşamın her aşamasında doğayla, binayla, insanla iç içe olan kadın…

Her fotoğrafın kendi öyküsünün yanında seçilen renkli iplerle işlenen ayrıntılar, noktalar arası yolculukla bahara götürüyor insanı. Bir bakıştan diğerine, bir nakıştan bir diğerine geçtikçe siz de kendi kentinizde, kendi baharınızda bir anıya sıçrıyorsunuz. Her birinin kısaca yazılmış “sıradan bir öyküsü” de var. Bu sıradanlık size öyle ve siz gibi sarıp sarmalıyor ki bakışınız biraz daha derinleşiyor. Sıradan olmanın ve bazı durumlarda sıradanlıktan sıyrılmanın ayrı bir özellik kattığını hatırlatıyorsunuz kendinize. Sonra içinden geçtiğiniz bahar zamanını daha bir derin çekiyorsunuz içinize; güneşin vurduğu binalara, karşınıza çıkan ağaca, gölgeyle güneş arasında yere uzanmış kedi ya da köpeğe, çiçeklerini demet demet sıralamış çiçekçi kadına, simidini özenle tezgâhına yerleştiren simitçiye, yolda karşılaştığınız her insana bir başka bakıyor ve gülümsüyorsunuz. Memlekete yeniden bahar geldi, hoş geldi…

Bu işlere emeğini, estetiğini ve yaratıcılığını koyan tüm kadınlara sonsuz sevgi ve saygıyla…

Son söz yerine: ağlamak da güzel biz isteyince, buna karşılık biz istemeden.