Okumak, çoğunlukla bir kitabın ilk sayfasını açtığımızda başlayan bir eylem olarak kabul edilir. Oysa benim için okuma deneyimi, henüz kitaba dokunmadan çok önce, bir kitapçının rafları arasında dolaşırken, en az bir metre uzaklıktan başlar. Zira ruhun neye ihtiyacı olduğunu fısıldayan ilk an, gözün o uçsuz buçaksız çokluk içinde bir renge, bir kontrasta, bir ismin gizemli çekiciliğine takıldığı andır. Kapaktaki estetik uyum, iç dünyamdaki bir boşluğu tamamlayacakmış gibi duran o renklerin dengesi, beni rafa doğru çeker. Kitabı elime aldığımda kâğıdın yaydığı o ilk dokunuş hissi, ardından arka kapaktaki birkaç cümlelik o büyülü özet, ruhumun tam da o sırada aradığı şifreyle eşleşirse, artık kasaya gitme zamanı gelmiş demektir. Çünkü bilirim ki zihin planlar yapar, mantık arar; fakat okumak, tamamen ruhun o anki açlığıyla ve ihtiyacıyla ilgili bir teslimiyettir.
Bu teslimiyet, sayfalar arasında ilerlerken de sıradan bir yürüyüşe benzememelidir. Benim okuma hevesim, dümdüz ve tabelalarla sınırlandırılmış otobanlar gibi net, keskin ve monoton cümleler istemez. Hayatın kendi tekdüzeliğinden kaçıp sığındığım o sayfalarda, uzun ve devrik cümlelerin kollarına bırakmak isterim kendimi. Anlatım beni alıp götürmeli, kelimeler zihnimi yormadan ve uyuşturmadan akmalıdır. Trafikte sıkışıp kalmış bir araç gibi dur kalk ritminde değil, yeşilliklerin arasında uzanan, nereye çıkacağı tamamen sürprizlerle dolu tatlı bir patikada bisiklet sürmek gibi olmalı romanlar. Pedalı çevirdikçe rüzgârın yüzüme çarptığını hissetmeliyim; o kelimelerin yarattığı esinti, odamın havasını değiştirmeli. Elbette bu patika bütünüyle pürüzsüz de olmamalıdır. Düz bir çizgide kayıp gitmek, insanı bir süre sonra uykulu bir kabullenişe sürükler. Oysa iyi bir edebî eser, tam o tatlı patikanın ortasına, minik bir kayalıktan yuvarlanmış bir taş gibi ansızın bir engel çıkarabilmelidir. Okuyucu olarak o an bisikletin dengesini korumalı, zihinsel bir refleksle rampaları ve virajları aşmalıyım. Bazen çalılardan çırpılardan kaçarken hafifçe eğilmeli, bazen de yolun kenarından aniden fırlayan bir tavşanın heyecanıyla sarsılmalıyım. Metin, bende bu canlılığı yaratabildiği ölçüde gerçektir.
İşte bu yüzden, iyi bir kitap sadece gözün gördüğü bir metin değil; ruhu, zihni ve hatta o sayfaları çeviren elleri her an dinç tutan bir kuvvettir. Hikâyenin virajlarında savrulurken, sonraki sayfada neyle karşılaşacağımı bilmemenin verdiği o tatlı gerilimle, kitabı iki elimle sıkı sıkı kavramalıyım. Ruhumun derinliklerinde yankı bulan o renklerden başlayıp, engebeli kelime patikalarında son bulan bu deneyim, bana sadece bir hikâye anlatmaz; beni bizzat o hikâyenin yolcusu yapar.
Günümüzde dijitalleşmenin getirdiği amansız hız, ne yazık ki okuma kültürünün o dingin coğrafyasına da sirayet etmiş durumda. Şimdilerde çeşitli platformlarda karşımıza çıkan sesli kitaplar ya da hap gibi sunulan kitap özetleri, modern insanın zaman darlığına bir çözüm süreci gibi pazarlanıyor. Kuşkusuz bu uygulamalar bir ihtiyaca cevap veriyor; fakat bana göre bu ihtiyacın adı asla “ruhu beslemek” değil. Bu durum daha çok bir yerlere yetişme telaşı, bir ödevi aradan çıkarma, entelektüel ortamlarda eksik kalmama ya da popüler kültürün o gürültülü dalgasına ayak uydurma arzusuyla ilişkilidir. Her şeyi hızla tüketmeye programlanmış modern zihin, kitapları da bir an önce bitirilmesi gereken birer “görev” olarak görüyor.
Halbuki okumak, başlı başına orada olmak, o anın içinde mutlak bir biçimde var olmaktır. Okumak aceleye gelmez; hızlı değildir, zamana karşı yarışmaz. Bir yandan yürüyüş yaparken kulaklıktan akan sesleri zihnin arkasına fırlatmak, o sırada etraftaki binbir uyaranla bölünmek gerçek bir okuma deneyimi sunamaz. Üstelik o deneyimin içinde, ekranların gözü ve zihni yoran, insanı dünyaya sabitleyen o mekanik mavi ışığına yer yoktur. Gerçek okuma, dünyayı dışarıda bırakıp sayfanın beyazında, mürekkebin kokusunda kaybolmayı gerektirir. Kitabın fiziksel varlığıyla kurulan o bağ, dijital bir ekranın soğuk camına dokunmaktan çok daha derindir.
Çünkü kâğıdın parmak uçlarında bıraktığı o kadim doku hissi, okuyucuya yalnız olmadığını, bir zamanın ve emeğin içinde gezindiğini hatırlatır. Dijital bir ses ya da kayıp giden bir ekran, satırların hızını kendi mekanik ritmine göre belirlerken; fiziksel bir kitapta hızın tek hâkimi okuyucunun kendisidir. Nerede duracağına, hangi cümlenin altında soluklanacağına, hangi kelimeyi kalbinin üzerine basıp dakikalarca düşüneceğine sadece okur karar verir. Önem vereceğiniz, altını çizeceğiniz ya da sayfayı kıvırıp hafızanıza kazıyacağınız yeri bir algoritma değil, o anki ruh hâliniz belirler. İşte bu yüzden, kitabın kendi hızında kaybolmak ve sayfaların sesini duymak, insanın bu hız çağına karşı verebileceği en asil, en özgürleştirici cevaptır.