Boş bir odanın içinde duran bu sandalye odayı doldurmaya yeter miydi bilmiyorum. Karanlıktan ziyade şeritler hâlinde sandalyenin üstündeki toz birikintilerinin havada asılı duruşunu gösteren aydınlığa bakıyordum. Gün ışığı. Yine bir yeni gün. Yeniliğin kötü yeniliklere de yer verdiğine epey uzun bir zaman şahitlik etmiştim. Kendimin kendimi iyileştirebileceği gerçeği bile bendeki birçok yeri rahatsız ediyordu. Sabah gözlerimi burnuma süzülen kahvenin kokusuyla açmıyor olmam beni yalnızlığıma daha çok alıştırıyordu. Bir evde bir kişi yaşıyordu. Bir odada bir kişi, bir sokakta bir kişi yürüyordu. Görünmeyen görünenden daha fazla ilgilendiriyordu beni. Belki bu yüzden gördüklerime de kapatılmıştım artık. Kendim tarafından. Durduğum, yaşadığım bu şehri, kafamda bir ada tasarısıyla değiştirip o adada yaşamaya başlıyordum. Yazıyordum. Var olmanın, olmamanın ve belki de hiç olmayacak olmanın sancılarını usumda yuvarlamaktan sıkıldığım için olmuyordu. Yazmıyordum. Benim iyileşmem gerekiyordu. Bir insan hayatta kaldığı sürece tanıdığı herkesi kaybedemezdi.
Eğer sahiden yaşıyorsam ve bedenimin içinde bir vücut daha varsa, bana burada olmam konusunda çok ısrarcı davrandığını söyleyebilirim. Benim gibi, bana benzemeyenlerle yaşıyorum. Benden evvel gelmiş olanlardan şüphe duysam da sonra gelecek olanlara bir o kadar eminim. Yorgunluğum tüm bunları düşünmemi durduruyor. Doğrulduğumda anlıyorum saklanarak yürüdüğümü. Anlatılmış hususi konuları saklı tutmakla aynı olmuyor saklanmak. Kendimi kendimden uzak tutmak olmasa da yaptığım, uzuvlarımın biçimini kıvırıyordum. Korku değil bunu yaptıran. Belki de kökünden göğüne bir yalandı son söylediğim. Yalnızım. Yalnızlığıma bir orman yolu tanıklık etse de kurtulmaya çalışmadığım yalnızlığımın esiriyim. Nereye gideceğimden ziyade nereden geldiğimi arıyorum. Bir karnın içinde barınmış olmam beni bir annenin doğurduğuna inandırmıyor. Anne olmadan çocuklar doğurabilirim. Kendimi doğurmuş olmam mümkün. Sıcaklığımı, uzak duran bu sıcaklığımı böyle kabul edebilirim. Ayak bileklerimi bir sürüngen durmadan yalıyor. Etimin kovuğundan bana yetecek suyun olmadığını anlıyor. Yoluna yolumdan devam ediyor. Başka mevsimlerden geçiyorum. Yola çıktığım o günü anımsayamıyorum. Üstümde; kımıldayan, yırtılmış entarimi saran hırkamdan baharı düşlüyorum. Bahardı herhalde diyorum. Seviniyorum. Çok yürümüş olduğumu anlıyorum. Usul usul süzülen kar damlalarının yapraklara yayılışını izliyorum. Her şey birbirine o kadar saygılı ki tek gürültünün benden kopmasından utanıyorum. Kopan gitmiyor üstelik şaşırıyorum. Adımlarımın mesafesi daralıyor. Durmuyorum. Çok yürümüş olmam yaklaştığım anlamına gelmiyor. Ümit; onsuzluğa kapıldığında kendisini barındırdığını bildiriyor. Yerçekimi burada tekrar hayata karışıyor. Dizlerim beyaz toprağa iki küçük çukur açıyor. Eriyenler buraya dolduğunda suyu andırıyor. Sürüngen duruyor. Büyük bir iştahla iki damla sıvıyı içine akıtıyor. Rahatlıyor zannediyorum. Bileklerime tekrar yapışıyor. Dilinin altında tuttuğu bir damlayı bileğimden ayağıma akıtıyor. Yalnızlık sanrıma kızıyorum.
Yağmur yağmıyordu o gün. Ellerine yapışkanı akan horoz şekerleri, çocukları dışarıya çıkartmıştı. Güneş, bu şekerlerin içinden geçerken çabuk bitiren kaybedecekti. Bir yarış değildi. Bitirenin canı bitirmeyenlerinkinden isteyecekti. Ahmet çubuğun altından tutup Melike’nin boş elini doldurdu. Annesi çağırmamıştı ama o evin yolunu yürümeye başlamıştı. Arkadaşlarının sesi arkasında uğultuyu bırakınca sancılı bir sessizlikle hızlandı.
Toprak ayaklarının altında gıcırdıyordu. Bu ses onu rahatsız etmiyordu. Yaz gelmişti artık. Bütün kış bir kuş tüyünün içinde kalmasına izin vermediği o göle girmeye başlayacaklardı. Tabii şekerinden vazgeçip o yolu yürümeseydi. Bornova’nın yüksek mahallelerinden Tenekeciler’de şurup gibi bir eylül sabahında, nereden geldiği belli olmayan kötü bir koku hissedilecekti. Başlangıçta kapılarının önlerine yığılmış çöplerden, kentin kuzeyinde lastik yakan Çingenelerden kimse kuşkulanmayacaktı. Herkesin uykusunu kaçıran, bir pislik gibi yapışıp tiksinti uyandıran bu berbat kokunun faili meçhuldü. Tanıdığım yoktu bu mahallede. Beni çağırana doğru gidiyordum. Başkası duymamış olacak ki herkes evinde derin bir uykudaydı. Havanın aydınlığını içine alan bir kokuyla baş başaydım. Ne kadar yürüdüğümü bilmiyordum. Karşısında durduğum bu binanın kendinden haberi yoktu. Duvarlarını fareler örmüş olacak ki keskin bir leşlik beni sarsıyordu. Etrafımı bir anda fısır fısırlığı bırakmış bağıran teyzeler sardı.
Şaşkındık. Daha doğrusu onlar gelene kadar böyle bir duygu belirmişti. Siren sesleriyle kenara çekiliyordu herkes. Öğretilmiş bir çekilme. Ben olduğum yerde aynı hizada izliyordum hâlâ.