İbrahim Bozaslan, yaratıcı yazarlık ve senaryo alanında çalışmalar yürüten; edebi ve görsel anlatımı bir araya getiren projeler geliştiren bir yazardır. Farklı türlerde hikâyeler kaleme almakta, senaryo çalışmalarıyla edebiyat ve sinema arasında yaratıcı bir köprü kurmaktadır.

Uzmanlık alanları arasında edebiyat, senaryo yazımı, hikâye kurgusu, karakter gelişimi ile psikolojik ve felsefi temalar yer almaktadır. Kariyer hedefi, yaratıcı anlatım gücünü sinema ve edebiyat aracılığıyla geniş kitlelere ulaştırmaktır.

Bu, kimine uzak, kimine yakın gelen bir eskidir. Benim bildiğim eski; okumanın sokakta, yaşayarak başladığı zamandır. İlk aşkla derinleşir, ilk tek kişilik kavgalarla devam ederdi. Benim anlattığım eski, yaşamın tam içinden geçen, ona temas eden bir eskidir.

Bizim kuşaktan öncesi daha yoğun yaşadı; onlardan öncesi ise daha da yoğun. Sokakta büyüyen insanın kitaplarla bağı daha sıkı olurdu. Çünkü o, Pal Sokağı Çocukları‘ndaki çocukları daha iyi anlar, Şeker Portakalı‘nda Zezé ile birlikte büyürdü. Tutunamayanlar‘daki Olric’i gerçekten tanıyabilirdi.

Sonra Nazım Hikmet gibi kavgasıyla sevmek, Cemal Süreya gibi hatırlanabilmekti mesele. Orhan Kemal gibi insanı anlayana kadar okumaktı. Ve bir gün, Dostoyevski’nin Beyaz Geceler‘de anlattığı aşk için, “Evet, ben de bunu yaşadım.” diyebilmekti.

Uzun hikâyelerden öğretiler çıkarırdık. Bir bilgiye ulaşmak için babalarımız ansiklopediler karıştırırdı. Şimdi ise hikâyelere olan tahammül kısaldı. Dünya hızlandı; özetlerin özeti çıktı. Yaşam büyüdükçe hikâyeler küçüldü.

İnsanlar, kendileri gibi olmaktan uzaklaşmaya başladı. Anlam, kendine başka diyarlar arıyor artık. “Sevmek uzun bir kelimedir.” demişti Cemal Süreya. Ama o bile kısaldı. Sohbetler de öyle… “Selam” bile “slm” oldu.

Oysa mektuplar bilirim; bitmesini istemediğimiz uzun mektuplar… Sayfalar boyunca süren özlemler, satır aralarına saklanan hasretler…

Şimdi görseller konuşuyor. Sesli kitaplar giderek daha fazla insanın hayatına giriyor. Oysa biz, bir kitabın yalnızca konusunu değil, kokusunu da içimize çekerdik. Sahaflarda, bir başkasının yıllar önce altını çizdiği cümlelerde onun yarasına rastlardık. Birbirimizi hiç tanımadan, aynı satırların altını çizmiş olmaktan tanırdık.

“Kitap, en ucuz yolculuktur.” derler. Dün, bir kitabın sayfalarında St. Petersburg’un sokaklarında dolaştım; ertesi gün başka bir coğrafyada, başka bir hayatın içindeydim.

Şunu görüyorum ki metin, nerede başlarsa başlasın, sonunda insanı kendisine getiriyor. Hızlı yaşamak yoruyor. Hızlı aşklar, kısaltılmış konuşmalar, yüzeyde parlayan ama hikâyesi olmayan hayatlar insanı tüketiyor. Ve sonunda hepimiz, kaçtığımız o yavaşlığa geri dönüyoruz.

Çünkü insan, eninde sonunda hikâyesine teslim oluyor.

Belki de çoğumuz birer Martin Eden‘ız. Hikâyemiz nerede başlarsa başlasın, sonunda hepimiz kendimizi uçsuz bucaksız bir denize bırakacağız.

Ve o denizde geriye yalnızca yaşadıklarımızın hikâyesi kalacak.