“İnsan denize yukardan bakınca başka görür hanımefendi. İçindeyken başka.”
Cümlenin altını yeşil fosforlu kalemimle çizdim.
Bir aydır aynı kitap elimdeydi. Bazı kitaplar okunmazdı bence. İnsan içine düşerdi onların. Bu da öyleydi galiba. Bir yandan kitap, bir yandan deneme sınavı stresi, öte yandan annemin “Bu ikinci senen Simay” konuşmaları…Haklıydı belki de. Ama dışardaki hava insanın içine işliyorken integral çözülür müydü Allah aşkına?
Vapur tıklım tıklım. Camlardaki buğudan insanların, yağmurun ve denizin kokusu süzülüyor. Millet yan yana ama herkes başka âlemde. Kimisi Tik Tok kaydırıyor, kulaklığı takmış dizi izliyor, kimisi sevgilisiyle sesli mesajlaşıyor. Ben de kitap okuyormuş gibi yapıyorum açıkçası.
Sis, Boğaz’ın üstüne çöktükçe karşı kıyı uzak bir hatıra gibi silikleşti. Vapur ilerledi ve İstanbul yavaş yavaş silindi. Işıkları dağıldı, şehrin gürültüsü aktı karanlığa doğru.
Tam yeniden kitaba dönecektim ki bir ses duydum:
“Acayip.”
Söyleyen, karşımda oturan zamansız bir adamdı. Koyu renk yün paltosu, boynuna kadar iliklenmiş yeleği, yakasız gömleği ve elindeki topuz başlı bastonuyla vapurdaki herkesten farklı biriydi. Yanımdaki genç çocuk kulaklığını indirip, “Bir şey mi dediniz abi?” diye sordu. Adam etrafa baktı. Buğulu camlara, eğilmiş başlara, telefonlara ve onlara eklenmiş ince beyaz kablolara… Başını hafifçe salladı.
“Yok evladım. Kendime söylendim biraz. İnsan bunca kalabalığın içinde bu kadar yalnız kalmayı nasıl becerdi diye düşündüm.”
Çocuk gülümseyip telefonunu kaldırdı, elinde salladı.
“Tabii ki bunun sayesinde.”
İçimden, al sana bir tane daha dedim. Şimdi şu adama mikrofon uzatsan başlar hemen: “Yok bizim zamanımız, yok insanlığın tadı tuzu, yok gençlik nasıl böyle bozuldu…” Uzatır da uzatır. Bayar mı? Hem de nasıl bayar? Neyse artık telefon diye bir şey var da insan sizin gibilerden paçayı sıyırabiliyor beybaba.
Ama yok yaa. Bey tamam da baba kelimesi fazla büyük geldi üstüne. Doğrusu yaşı başı belli olmayan tiplerden. Biraz şu maceraperest takımından… İçinde durduk yere yollara düşme dürtüsü olanlardan hani. O cânım battaniyeyle koltukta flörtleşmek dururken kim atar kendini böyle dışarı? İşte bu ve bunun gibiler ya da şıkların hepsi ama kesinlikle hiçbirisi değil. Ki o battaniye üstünden kayar düşer de yerden alıp koynuna sokacakmış gibi sarıverirsin ayaklarına ya. Bir elinde reklamlardaki gibi dumanı üstünde kahve, elbette kırmızı fincanda, diğer elinde kumanda. Ohh! Dünya yıkılsa kalkıp kapıyı açmazsın, öyle bir keyif yani. Ama annemin bitmeyen konuşmalarına da dayanmak gerekir. Doktor, eczacı ablalarımın başarı hikâyelerine kadar gider konu. Cama vuran yağmurla birlikte rüzgârın savurduğu martılar pencereye çarpınca, aniden zıpladım yerimden. Koltukta oturan sağ duyulu yanıma seslenip, tamam dedim, yeter bu kadar gevezelik, dön kitabına. Ama yapamadım yine tabii. Sis nasıl da koyulaşmış diye saracak başka bir konu bulmuşken, onun sesini duydum tekrar.
“Sis çöktü yine. O günkü gibi.” Sonra dudaklarından neredeyse duyulmayacak kadar kısık sesle, “Hem de tam çöktüğü vakit” çıktı.
Vapur düdüğünü çaldığında adam artık sadece gözlerindeki korkudan ibaretti. Öyle sonradan öğrenilmiş bir korku gibi değildi ama. İnsanın iliklerine bir kere işleyip yıllarca çıkmayan en tesirlilerinden. Elimdeki kitabın arkasına sığınıp ister istemez tuhaf adama odaklandım. Çevreyi didikliyordu resmen. İnsanlara şöyle bir bakıp geçmiyordu mesela. Bir ara önünden geçen birinin elindeki enerji içeceğine öyle dikkatli baktı ki üstündeki yazıları ezberlemeye çalışıyor sandım. Sonra tavandaki güvenlik kamerasını fark etti. Başını kaldırıp birkaç saniye gözünü kaldırmadan baktı ona da.
Bakışlarının tedirgin hali ilgi odağım olmaktan çıkmıştı artık. Gözlerimin asıl takıldığı şey dışarı vurduğu tedirginliği bastırmaya çalışırken yüzüne yerleşen o yapay sükunetti. Vapur sallandıkça herkes biraz daha telefonuna gömülürken, o inatla gözlerini dışarıdan ayırmıyordu. Tam ayağa kalkmıştı ki çaycı çocuk tepsisini sallaya sallaya geçti yanından.
“Çay alır mısın abi?”
Başını sallayan adam paltosunun cebini yokladı uzun uzun. Avucundaki bozukluğu uzatınca parayı beğenmemiş gibi sırıttı çocuk. “Noksan mı?” dedi adam telaşla. Bu kez öbür ceplerini de karıştırmaya başladı. O halini görünce içim burkuldu. Çaycı çocuk da fark etmiş olacak ki elini kaldırdı hemen. “Boş ver abi” dedi. “Bu da benden olsun.” Adam, bir elindeki paralara bir de çocuğa baktı. Şaşkın ve mahcup bir “Berhudar ol evladım, Allah razı olsun senden” çıktı ağzından, çocuk bile ne yapacağını bilemedi.
Yürümeye başladı, yürümek denirse ona. Yaşlı gibi tutunarak değil de merakını avutmak istercesine sağa sola dokunarak, tuhaf bulduğuna şaşırarak. “Bir ben miyim perişan yalnızlar rıhtımında” diyen ifade yüzünden hiç eksik olmadı. Vapur sallandı, o da beraberinde. Yağmur aktı, o da bir martı oldu çarptı camlara. Sızlayan kanadıyla izlemeye devam etti. Üç yaşındaki bir çocuğun bitmek bilmeyen merakıyla… dünya şaşırılacak bir yermiş gibi. Duvardaki reklam panolarına değdi bakışları, değişen görüntülere. Şarj istasyonunda telefonlarını bekleyen insanlara. Camın önündeki küçük kızın tabletinden yükselen çizgi film seslerine… “Yazık” dedi. Niçin böyle söyledi anlamadım. Vapurun açık güvertesine yol aldığında ben de arkasındaydım artık. Dışarı çıkmadan durdu bir an. Elleri kapının metalinde, gözleri görünmeyen bir yere takılı. Dudaklarından neredeyse fısıltı gibi iki kelime döküldü.
“Aynı koku.”
Bu adam kendini denize mi atacak kuşkusu sarmaladı beni. Saçlarıma doladığım annemin göz nuru beyaz atkısına, yine aynı nurun yankısı beyaz bereme sıkıca sarındım. “Ne işin var o güvertede?” der gibi, annem dikildi gözlerimin önüne. Ama ben onu camdaki buğuyu mendille siler gibi ittim kenara. Benim yapılacak daha önemli bir işim vardı artık…
O, tam korkuluklara yaklaştığında ben arkasından yetişip paltosunun ucundan yakalayacaktım. “Ne yapıyorsunuz siz, aklınızı mı kaçırdınız?” diye haykıracaktım. Sesimi duyup gelenler bize korku ve merakla bakacaktı. Sonra adam ağlayacaktı. Ben sakinleştirecektim falan…
Günün kahramanı Simay… Şak şak şak.
Dudaklarım belli belirsiz kıvrıldı. Ah Simay ah! Sen ne iflah olmaz bir hayalperestin böyle? Millet tıp kazanır, eczacı olur, mühendis olur; sen hâlâ kafanın içinde hikâye kur, dur. Şöyle gömülüp ders çalışacağına otur roman yaz madem. Zihnim böyle bir sağanağın altında oradan oraya savrulup dursun, ben güvertenin ucunda aşağıya bakan adama sessizce yaklaşmıştım. Oysa o beni görmüş gibi konuştu.
“Yine böyle bir havaydı. Karanlık, pus, boğazın huyunun değiştiği vakitler.”
Rüzgâr sesini bölüp bölüp götürüyor, yağmur hızını artırmaya devam ediyordu o sırada. Eli korkuluğun üstünden kayarken parmağındaki yüzükten çıkan o sesle tüylerim ürperdi. Islanan yağmur altında inatla isyan edip ayaklandı her biri.
“Son seferime az kalmıştı üstelik” dedi. “Vedalaşacaktım artık denizle.”
“Siz denizci miydiniz yoksa?” diye sorunca, “Evvelce” dedi dalgın dalgın. “Denizin üstünde emanet can taşırdık. Lakin bazılarını da kaybettik.”
“Yoksa siz?..”
“Evet… Kaptanım ben. Kaptandım daha doğrusu. Nam-ı diğer “Kaptan-ı Sühulet Hasan Kaptan.
“Ney? Ney? Suhulet mi?” dediğim anda kaşlarımı öyle bir çatmış olacağım ki gözlerim iyice kısıldı ama çenem açıldı. “Ne garip isim o öyle. Bir kadın ismi gibi.”
“Suhulet ya!” Suhulet demek sükûnet demektir biraz. Yumuşak geçiş, dinginlik, kolaylık manasında. Hırçın boğazın ilk vapuru… Bin sekiz yüz yetmişli yıllar. Şirket- i Hayriye zamanları. Sisi de yarardık, rüzgârı da onunla. Gözlerim kapalı kıyıdaki seslerden anlardım nerede olduğumuzu. Bir martının dönüşünden, bir iskelenin uğultusundan, kıyıdaki bir köpeğin havlayışından.”
Bunu söylerken sesi değişti. Eski bir zamandan konuşuyordu artık.
“Lakin…kaza olacaksa ne yapsan boş. Karanlığın içinden bir sandal çıkmıştı o akşam. Sonra bir çarpma sesi. Ses öyle kuru ve sertti ki denizin uğultusu bile sustu bir an. Düşen sandalcıyı kurtarmak için hamle eden bir yolcumu da o hengâmede kendi elimle Boğaz’ın derinliklerine göndermiş oldum. Hâlâ geceleri bazı sesler uyandırır beni. Suya düşenin değil, ittiğim adamın çıkmayan sesi.”
Kısılan gözlerim şimdi sınırlarını zorluyordu. “Peki sonra ne oldu?” dedim.
“Bazı insanlar denizden çıkamaz Simay Hanım.”
Yok artık. Ona adımı söylememiştim ki. Kalbim duracak sandım.
Bunu kendisine sorma fırsatı olmadan vapur sertçe sallandı ve içerden birkaç kişinin çığlıkları yükseldi. Kapıya doğru homurdanmalar, telaşlı ayak sesleri yayıldı. Ben de refleksle arkamı döndüm kısa süreliğine. Güverteye baktığımda adam yoktu. Bomboştu orası. Sis dışında bir şey görünmüyordu. Uzun süre kıpırdayamadım. Soğuğun parmak uçlarıma kadar işlediğini fark edince içeri geçip koltuğuma döndüm. Kitabım bıraktığım yerde duruyordu. Açık kalan sayfada fosforlu kalemle altını çizdiğim cümle çarptı gözüme:
“Yine böyle bir havaydı. Karanlık, pus, boğazın huyunun değiştiği vakitler.”
Sayfayı çevirdim bir başka altı çizili satır:
“Hâlâ geceleri bazı sesler uyandırır beni. Suya düşenin değil, ittiğim adamın çıkmayan sesi.”
Bir süre sayfaya bakakaldım.
Az önce güvertede dinlediğim adamın sesi satırların arasından yükseliyordu.
Aynı kelimeler.
Aynı deniz.
Aynı sis.
Başımı kaldırdım.
Karşımda ne adam vardı ne de oturduğunu sandığım koltuk.