Hiç evlenmemiş halamın ölümünden sonra odasında bir kitap buldum; yıllarca dokunulmamış, kapağı solmuş, sayfalarının kenarları sararmış gariban bir şey… Onu incelemek için şöyle bir karıştırıp sayfalarını havalandırınca içinden bir not buldum; halamın o eski el yazısıyla yazılmış ama ne zaman ve kime yazıldığı belli olmayan bir not… O üç beş satır beni kitabın koskoca konusundan daha fazla içine çekti.
O notun neden orada olduğunu bilmiyorum; yazıldığı günü, dışarıda yağmur yağıp yağmadığını, halamın o an kaç yaşında olduğunu, mutlu mu yoksa üzgün mü olduğunu da bilmiyorum. Ama tam da bu bilinmezlikler yüzünden o not insanı gıdıklıyor, merak uyandırıyor ve hayal gücümüzün doldurabileceği şahane boşluklar bırakıyordu.
Bugün cebimizde taşıdığımız o akıllı telefonlar ise neredeyse hiç boşluk bırakmıyor. Nerede olduğumuzu şak diye biliyorlar; ne zaman fotoğraf çektiğimizi saniyesinde kaydediyorlar. Kiminle konuştuğumuzu, neyi beğendiğimizi, hangi videoyu kaç saniye izlediğimizi arşivliyorlar. Tarihin hiçbir döneminde insanlar bu kadar çok iz bırakmadı ve belki de bu yüzden o izler, artık pul kadar değersizleşiyor.
Bu çağda okuma alışkanlıkları değişti, bunu inkâr etmek mümkün değil. Bir zamanlar okumak, belirli bir metnin içinde, Doğu Ekspresi trenindeymiş gibi uzun süre kalmaktı; altı çizilir, sayfaların ucu katlanır, bazen aynı paragraf döne döne tekrar okunurdu. Şimdi ise ekran pencereleri arasında zıplayan tavşanlar gibi dolaşıyoruz; bir paragrafın tam ortasında bildirim geliyor, bir cümlenin sonunda hop başka bir bağlantıya geçiyoruz. Bugün okumanın temel sorunu bilgi eksikliği falan değil, düpedüz dikkat dağınıklığıdır; eskiden insanlar bilgiye ulaşmak için çabalardı, şimdi ise bilgi insanın üstüne dolu gibi yağıyor.
Bu dönüşüm yalnızca okumayı değil, hafızayı da kökten değiştiriyor. Çünkü hafıza biraz da unutabilmekle ilgilidir; zihin her çöpü saklamaz, seçer, ayıklar. Hatırladıklarımız kadar unuttuklarımız da bizim kim olduğumuzu belirler. Dijital dünya ise unutmayı hiç sevmiyor; fotoğraflar silinmiyor, mesajlar kaybolmuyor, eski hayatlar birkaç dokunuş uzağımızda bekleyişini sürdürüyor. Geçmiş artık uzak bir geçmiş değil, cebimizde taşıdığımız ağır bir arşiv… Ama belki de tam bu yüzden geçmişin ağırlığı azalıyor; yaşanmışlıkları hazmetmeye gerek kalmadan sakladığımızda, aslında hiçbir şey gerçekten hatırlanmıyor.
Halamın kitap arasındaki o notu değerliydi; çünkü tesadüfen bulundu ve dokunularak hissedildi; onu bana algoritmalar önermemişti, karşıma çıkması planlanmamıştı. Bugünün dijital dünyasında ise tesadüfi karşılaşmaların yerini sipariş usulü öneriler alıyor; ne okuyacağımıza, ne izleyeceğimize, kimi takip edeceğimize giderek daha fazla sistem karar veriyor. Karşımıza çıkan metinler çoğu zaman bizi şaşırtmak için değil, ekranda üç saniye daha uzun kalmamız için seçiliyor. Belki de yeni okuma biçimlerinin en önemli sorusu tam burada başlıyor: Bir metni gerçekten biz mi buluyoruz, yoksa metin mi bizi avlıyor?
Bu soru yazmayı da değiştiriyor. Bir zamanlar yazarın en büyük rakibi o bomboş sayfaydı, şimdi ise sonsuz içerik akışı… Her gün milyonlarca metin üretiliyor; bloglar, özetler, altyazılar, başlıklar… Bu kalabalığın içinde gerçek bir insan sesi bulmak giderek zorlaşıyor. Çünkü yazmak sadece kelime üretmek değildir; aynı cümleyi yüz kişi kurabilir ama o cümlenin içindeki hayat yalnızca bir kişiye aittir. Bir dedenin ölümünden sonra evde kapının önüne konan o yetim ayakkabılar, sanki sahibi bir an dışarı çıkmış gibi…
Gurbette açılan bir konserveden yükselen o buram buram memleket kokusu… Tren camında kendi yüzüne bakarken duyulan o tuhaf yabancılık: “Yahu, bu ben miyim, bu gerçekten benim hayatım mı?” Bunlar yaşanmadan bilinemez.
Geleceğin en kıymetli yazıları kusursuz olanlar değil, üzerinde insan izi taşıyanlar olacak; bir yazının geleceği özgün fikirlerde değil, özgün deneyimlerde yatıyor. Yüz yıl önce yazılmış bir cümle bugün hâlâ bize dokunabiliyorsa, bunun nedeni kullanılan araçlar değildir; o cümlenin içinde yaşayan insanın hâlâ hissedilebilir olmasıdır. Araçlar değişir ama yalnızlık değişmez, özlem değişmez, kayıp değişmez.
Halamın o sayfaya yazdığı not hâlâ duruyor; kime yazıldığını bugün de bilmiyorum, belki hiçbir zaman da öğrenemeyeceğim. Ama bazen düşünüyorum: O notu değerli yapan şey yazılmış olması mıydı, yoksa bir sır gibi açıklanamamış olması mı? Her şeyin saniyesi saniyesine kaydedildiği bir dünyada, hâlâ anlamlı izler bırakabilecek miyiz? İnsan, başka bir insanın izini aramaktan vazgeçmediği sürece, okuma da yazma da bitmeyecektir.