Haziran sıcağında adada tek bir yaprak kıpırdamıyordu. Son vapur tenha iskeleden çoktan ayrılmış, içecekler tükenmiş, oyun kartları dağılmıştı. Eski ahşap masanın üzerinde pilsiz, sönmüş halde yatıyordum.
Sahibimin elinin titreyişinden bir parçalanma hissettim. Beni mi, hayatını mı sallıyordu, emin olamadım. Bildirimler kesilince beni masada unuttu. İtiraf edeyim, en çok buna bozuldum.
Beş kadın masanın ortasına ters çevrilmiş bir fincan koyup el ele tutuştu. Ben kapanınca ruh çağırmaya başladılar. Sanki ben sustuğum anda bütün evren konuşmaya karar vermişti.
Cam bardağa dokunan ürkek bir serçe parmak titredi. Kararmış ekranım, Samanyolu’nun yansıdığı küçük bir sergi vitrini gibiydi. Kimse bakmıyordu. Zaman, taş duvarda ilerleyen bir salyangoz gibi ağırlaşmıştı. Ben soğurken onlar fincanın harfler üzerinde dolaşmasını izliyordu.
Fincan kaydı: “M.” “E.” “S.” “A.” “J.”
Bir ağızdan seslendiler: “Mesaj at.”
Kahkahalar yükseldi.
Sonra yeniden hareket etti: “İşi bırak.”
Bu kez kimse gülmedi.
Üçüncü cevap geldi: “Adamı engelle.”
En gençleri dayanamadı.
“Öbür taraf da mı bizim gibi düşünüyor?”
Masadakiler güldü.
Dördüncü cevapta sessizlik çöktü: “Kredi kartını kapat.”
Kimse itiraz etmedi.
Sahibim ilk kez bana uzanmadı. Fincanın söylediklerinden çok, birbirlerinin yüzlerine bakıyorlardı. Belki de önemli olan cevaplar değildi. Yıllardır söyleyemediklerini, bir porselen fincanın ağzından duymaya ihtiyaçları vardı.
Ben masanın kuytusunda soğurken, onlar bu uzun gecede kendi kararlarını ortak bir cesaretle veriyorlardı. Şimdide umut vardı, o kadar.
Sabah beni prize takacaktı, biliyorum. Ama o gece birbirlerine bağlandılar.
Ekranım kapalıydı.
Yine de her şeyi görüyordum.