1974, Ankara doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden 1997 yılında, İstanbul Üniversitesi İspanyol Dili ve Edebiyatı bölümünden ise 2018’de mezun oldu. Yüksek lisansını Eğitim Yönetimi ve Denetimi alanında yaptı. İngiltere, İspanya ve Arjantin’deki çeşitli dil okullarında eğitim aldı. 2017 yılında Cambridge Üniversitesi’ne giderek İngiliz edebiyatının farklı dönemleriyle ilgili derslere katıldı. Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından düzenlenen editörlük, düzeltmenlik ve lektörlük programlarını tamamladı. 2001’den beri öğretim görevlisi olduğu Marmara Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu’ndaki görevini sürdürmektedir. Kendisi aynı zamanda üç Javier Cercas romanına emek vermiş, çiçeği burnunda bir çeviri editörüdür.

Kendini boşuna harcamış olur insan

Dilediğine erer de sevinç duymazsa.

Yıktığın hayat kendininki olsun daha iyi,

Yıkmakla kazandığın şey kuşkulu bir mutluluksa.

William Shakespeare, “Macbeth” 

 

“Toyluğun ya da hep toy kalmanın en büyük göstergesi nedir?” diye sorsalar şimdiki bana -zaferlerin coşkusuna ve yenilgilerin burukluğuna eşit derecede alışık olan şu anki Çiğdem’e- “Kazanmaya tutkun olmak,” derim şüphesiz. Bu tutkunun ateşini düzenli aralıklarla harlarken elde edilen başarıları abartmak ve başarısızlıkları küçültmek de, hep “küçük” kalmanın diğer belirtisi bence. 

 

Bir eroinman gibi kazanmaya bağımlı olmaya görsün insan, ondan daha güçlüsü, daha yenilmezi, daha ölümsüzü yoktur artık. Sokaktaki adam için “kuyruğunu yakalamaya çalışan kedi” de odur şimdi, kütüphane müdavimi için “lanetlenerek, koskoca kayayı tepenin zirvesine kadar yuvarlamaya mahkûm edilen Sisifos” da. Kazandıkça ego şişer, ego şiştikçe kaybetme olasılığını ağzına bile almaz olur. “Güç zehirlenmesi” dedikleri zıkkım, tam da böyle bir şeydir işte. Yavaş yavaş esir alır kurbanını. Yavaş yavaş akmaya başlar onun damarlarında. Kazandığı her zaferle kendinden daha çok geçerek şampanyasını fışkırtır kurban. Şirazesi iyice kaymıştır artık. Tarih, oyun parkı olmuştur kendisinin.

 

Eskiye göre daha mı az kaybediyorum? Hayır, daha az kaybetmiyorum. Kaybedeceğim yarışları -en azından büyük bir kısmını- öngörebildiğim kıvama geldim sadece, hepsi bu. Mücadelelerimde daha seçiciyim artık. Huzurun; kazanmaktan da, haklı çıkmaktan da (ellisine merdiven dayamış bir kadın olarak, en azından) çok daha önemli olduğunun bilincindeyim. -Bazen sadece ben vazgeçtiğim için- elde edebildikleri, kum tanesi büyüklüğündeki çıkarlarıyla baş başa bırakıyorum insanları ve “Alın o ufak düşünen akıllarınızı da, sektire sektire gidin!” diyorum içimden. Ama uzun zamandır açıkça dile getirmiyorum bunu çünkü biz ölümlülere dair, yıllar önce fark ettiğim bir gerçek var: 21. yüzyıl menfaatçilerin değil, onlara menfaatçi olduklarını söyleyenlerin suçlandığı bir dönem. Hırsızların değil, “Hırsız var!” diye bağıranların çarmıha gerildiği; ikiyüzlüler yerine, ikiyüzlülüğe tahammül edemediklerini söyleyenlerin yargılandığı böylesine b.ktan bir çağda bilgeliğin yolu, yanlışların ve yanlış insanların yanından olabildiğince çabuk şekilde uzaklaşmaktan geçiyor. Haykırmak; bağıra bağıra, içindekileri kusa kusa, ciğerlerin sökülene kadar haykırmak akıldan, akılcı olmaktan o kadar uzak ki şimdi…

 

Küçükken çok sevdiğim, “Jack ve Sihirli Fasulye Sırığı” diye bir masal vardı. O masalın dinlemekten hiç sıkılmadığım kısmı da Jack’in fasulye sırığı üstünde tırmandıkça tırmandığı, yükseldikçe yükseldiği satırlardı. O tırmandıkça fasulye sırığı uzuyor, o tırmandıkça sırığın sonu gelmek bilmiyordu. Ve nihayet, kendisini bir bulutun üzerinde buluyordu Jack. “Senin ne işin var burada? Niçin üzerimde tepiniyorsun?” diye kükreyen bulutun karşısında kekeleyip duruyordu: “Ben burayı merak ettim de. Sadece merakımdan buradayım, inanın. Başka bir amacım yok.” 

 

Dünya; fasulye sırıklarının zirvesine varmak için ayakları yerden kesilenlerin, ona buna dirsek atarak bulutların üzerinde tepinmekten kendini alamayanların dünyası… Aşağıda kalmayı tercih eden, fasulye sırığının yanına bile yaklaşmayan insanlar ise; hayatın sırrına nail olmuş bir avuç seyirci sadece. Fasulye sırığının altında kalmanın da, üstüne çıkmanın da saçmalıkta birer dünya markası olduğunu sadece onlar biliyor. Asıl önemli olanın, o fasulye sırığını ortadan kaldırmak olduğunu sadece onlar düşünüyor.

 

Altı üstü on metrelik, dikişsiz, beyaz bir bez parçası ile üç arşınlık bir çukur… Mermerden, granitten veya ahşaptan (Ne fark edecekse?!?) bir mezar taşı… Bütün galibiyetlerin, hezimetlerin, hırsların, yenilen ve yenilmeyen kul haklarının, yaşanmışlıkların ve yaşanmamışlıkların, servetlerin, yoksullukların gelip dayandığı o kaçınılmaz sınır… 

 

Vah zavallı Yorick! Ben tanırdım onu, Horatio, şakalarının tadına doyulmazdı; ne ince hoşlukları olan bir adamdı. Kaç kez sırtında taşımıştır beni. Şimdiyse ne iğrenç geliyor bana! Yüreğim bulanıyor baktıkça. Şurasında dudakları vardı, kim bilir kaç kez öptüğüm. Nerede o şakaların şimdi?

William Shakespeare, “Hamlet”