Endülüs, İspanya’nın mağrur taşrası; Arapçayla İspanyolcanın birbirine karıştığı topraklar. Zeytin ağaçları, güneş, portakallar, keçi izleriyle dolu sıradağlar, boylu boyunca uzanan kırlar, yol üzerinde karşınıza çıkan beyaz kasabalar, sizi kuşatan kokular. Buralarda hayat size tutunuyor sanki. Burnunuza getiriyor kokuları, yemiş yüklü dalları, baharı. Bir yandan hayatın bütün coşkunluğuyla gümbür gümbür attığı bir yer; bir yandan iç savaşın, diktatörlüğün uzunca gölgesini taşıyan topraklar…
Federico Garcia Lorca bu coğrafyanın şairi. Şairlerin bir yurdu olur mu bilmiyorum. Yine de onun yaz aylarında mesken tuttuğu evi ziyaret ediyorum. Granada’da meyve ağaçlarının arasında bir ev. Erikler, elmalar, ayvalar, yeni dünyalar! Erik ağacının dallarında sert, ekşi erikler var. Dayanamayıp birkaç tane koparıyorum. Bir adam yaklaşıyor; azarlayacak sanıyorum. Gülüyor: “Daha olmadı erikler, şimdi yersen miden ağrır.” Haklı. Ama bizde erken olanın tadı başka.
Eve giriyorum. Yerlerde damalı taşlar, aydınlık bir merdiven boşluğu, yeşil panjurlar. Güneşli bir ev içi. Küçük bir salonda Lorca’nın piyanosu, yaptığı resimler. Mutfakta ocağın üzerinde sıralanmış cezveler, çömlekler. Kız kardeşleriyle bahçede çektirdiği, güzel havaların tüm iyimserliğini hissettiren bir fotoğraf. Tiyatro oyunlarının afişleri…
Sevdiğiniz şairin evini ziyaret etmek tuhaf bir şey. Onun karnına dokunmak gibi bir şey. Sanki az önce buradaydı, kahvesini içip çıktı. Dün gece evin terasında kız kardeşleriyle battaniyeye sarınıp Granada göğünü seyretti.
Küçücük odasında sabah güneşini görene kadar çalıştığı yazı masası, karşısında yatağı. Bu ufak yatağın üzerinde annesinin ördüğü dantel örtüyü görünce çözülüveriyorum. Herkesin ana karnına çekilircesine kıvrıldığı bir yatağı vardır mutlaka. Ama herkesin ömrü yettiğince bir hayatı olamıyor işte. Bir bahar gününde bunları düşününce nedense içim daha çok burkuluyor.
Elimde Lorca’nın bütün şiirlerini bir araya getiren kitap. Sayfalarında küçük canlılar dolaşıyor, bir şeyler oracıkta hayat buluyor sanki. Ağustos böcekleri, kertenkeleler… Sarmaşıklar, ıtırlar, ısırganlar, kırlangıçlar, mersinler. Yersiz yurtsuz esintiler. Ve Serüvenci Bir Salyangozun Yolda Rastladıkları. Salyangoz: “patikanın bilge burjuvası.”
Hiçbir şeyi olmayanların yanındayım, diyor Lorca. Çingeneleri yazıyor, onların şarkılarına vuruluyor. Franco İspanya’sında yaka paça evlerinden çıkarılan, öldürülen çingenelerin tarafını tutuyor. Kendisi de yazdıkları yüzünden bir gece baskınıyla alınıp kurşuna dizilenlerden biri oluyor. Uzun süre şiirleri yasaklanıyor.
“Çocukluğumun nisanında şarkılar söylüyordum,” diyor Lorca. “Gecelere anlatıyordum hüznümü.” Yatağının üzerindeki dantel örtü uzun süre aklımdan çıkmıyor. O yatağa kıvrılmak istiyorum.
“Bilinmeyen sevdam ile baş başa, yapayalnız
Yüreksiz, yakınmasız, ben
Dayanıp bir güneş üstüne
Ulaşılmaz tavanına doğru göklerin, dururken
Hangi büyük acıdır karartan içimi”
Yakın arkadaşı Neruda, onun katlinden sonra şöyle diyor: “Bir gitar kadar neşeli ve hüzünlü, bir çocuk kadar berrak ve derindi. Birileri yılmadan, ülkenin her köşesini adım adım dolaşarak sembolik bir kurban aramış olsaydı, İspanya’nın özünü, tez canlılığını ve derinliğini temsil eden Lorca’dan başkasını bulamazlardı.”
Ölümünün gerçekleştiği yer olduğu düşünülen temsili mezarının yanı başında bir zeytin ağacı… “Ölürsem açık bırakın balkonu,” diyor Lorca. “Bir çocuğun portakal yemesini, ekin biçen orakçıları görürüm belki.”
Sessizce açıyorum bir balkonun kapısını. Lorca ile seyrediyorum dışarıyı. Mevsim bahar. Şairlerin yurdu var mı bilmiyorum; ama şu kesin ki onlarla birlikte insan kendini daha az yurtsuz hissediyor.
Not: Şiir çevirileri Erdoğan Alkan’a aittir.