Uyandığında en sevdiği günlerin başlangıcında olduğunu düşünmeden, daha gözlerini bile tam açamadan dışarıdan odaya sinsice yayılan ses kirliliğine hiddetlendi. Yarı uykulu, mahmur hâlde gözlerini ovan sağ elinin hafif uyuştuğunu hissedince avucunu iyice sıkıp parmaklarını birbirine değdirerek açıp kapattı. Bu hareketi üçüncü tekrarında uyuşmanın azalacağını tecrübeyle bildiğinden hızlı hareketlerle hem uyuşmanın geçmesini hem de güne bir an önce başlamayı umarak kendine gelmeye, yataktan çıkmaya niyetlendi.
Yaşadığı, nefes aldığı, bir nevi sığındığı ev küçük ama dünyası yeterince büyük biriydi. Yatak odası Gezi Parkı’nın en sonuna, neredeyse betonla biten hapishane duvarına benzeyen geçide bakıyordu; o yüzden parktan gelen, gececilerin –aşka deyişle sabahçıların– sesine aşinaydı artık. Hele ki bahar gelince, güneşli havalar sokak insanları için cennete dönünce o sesler susmaz, özgürlük denilen zenginlik tüm bahar boyunca İstanbul kentine erguvan kokusu gibi aşkla yayılırdı.
Erguvan mevsiminde aşk heyecanı yaşayan, aşka tutulan, aşkla uyuyup aşkla uyanan eski İstanbullu bir genç kadının saklı çekmecelerden bulunup gün yüzüne çıkarılan hatıratlarından birinde okumuştu: “Aşk en çok bu Yeditepeli kente yakışır, aşkı bulan baharı da bu kentin sokaklarında bulur, biliyorum…”
Sabah sabah bu karmaşık gibi duran ama özünde şiirsel bir döngüye yer arayan kent masallarından sıyrılmak istediğini düşündü bir an; önce iyice kendine gelmeli, sonra soğuk bir suyla bu yeni kokularla bezeli bahar gününe hazırlanmalıydı. Hazırlık diye tabir ettiği, kendince hayal ettiği şey de bir rutinden ibaretti aslında: serin bir banyo, sakin bir hazırlık, epik bir kahvaltı, sert bir kahve, genzi yakan bir mayhoşluk, sessiz bir yürüyüş, renkli bir park turu, mavi bir gökyüzü selamı, yeşil bir günaydın resitali…
“Yok, yok, kafayı iyice sıyırdım,” diye söylenip hızlıca doğruldu yataktan. Açık pencereden kentin yalnızlığına bakabilmek için önce kendi yalnızlığını terk etmesi gerekiyordu çünkü; hem ne de olsa bahar gelmiş, kentin kapılarından girmiş ve pencereden içeri rüzgârla süzülmüştü. Bir kente taze bahar kokusu ne de güzel yakışırdı; bir kadına ütopya düşlerinde bir hayatın yakıştığı gibi.
Çok değil, bir bahar önce çıktığı uzun ve meşakkatli yolculukta yanından geçtiği papatya tarlalarından birinde heyecanla durup alelacele çektiği fotoğrafları anımsadı; en çok o fotoğraflarda mutluydu. Evet, en çok bahar geldiğinde mutluydu; çünkü bu kentin tüm sakinleri gibi en çok baharda özüne dönüyordu ruhu, baharda buluyordu benliğini ve baharda anımsıyordu kadınlığını.
İstemsizce eli telefona gitti, elleri titriyordu; yine de hızlı hareketlerle fotoğraflarını taradı, tuhaf bir heyecanla aradı, üst kısımlarda kalan eski fotoğraflardan birkaç tanesine göz gezdirdi, baktı, geçti, baktı, geçti; evet, en sonunda buldu. Üstünde beyaz elbisesi, gözünde kemik güneş gözlüğüyle baharı ruhuna kabul etmiş duruşu, uzak bir yerden haber bekler gibi bir heyecanla çok güzel görünüyordu. Bu fotoğrafını annesinin görmesini çok isterdi ama ne yazık ki görmemiş, görememişti kadıncağız.
Hafifçe silkelendi, bahara yakışan bir edayla kendine gelmeye yeltendi ve pencereden giren temiz havayı istekli bir hazla ciğerlerine çekti. Yirmi beş defa burnundan alıp ağzından verdi; bu ritüeli son üç yıldır aralıksız her sabah yapıyordu çünkü bu şekilde sakinleşip dinginleştiğini ve güne sonsuz güzellikle başladığını düşünüyor, hatta kesinlikle inanıyordu.
Kaldı ki artık bahar gelmişti; rengarenk coşkusuyla bu kent baharı tüm kokularıyla penceresine misafir etmişti. Çocukluğundan itibaren içinde yalnız kalsa da yaşadığı bu kenti, bir başına karşılasa da bu kentteki mistik baharı, tek başına uzansa da mavi örtü kıvamındaki gökyüzünü, çirkin de olsa kadim haritalar ahengindeki sokaklarını, çarpık da olsa kaldırımlarını, kirli de olsa caddelerini, kalabalık da olsa bulvarlarını, pahalı da olsa çiçeklerini, anlamsız da olsa aklı bir karış havada insanlarını, baltalanmış da olsa Boğaziçi’ni, kirletilmiş de olsa İstiklal Caddesi’ni ve daha birçok yerini, birçok şeyini hep sevmişti; hâlâ da çok seviyordu.
Şimdi geçmişi irdelemeden, geleceği kurgulamadan anı kotarmanın derdinde bir genç kadın havasıyla sakin ruh hâlini renkli sabaha yaymak için bahardan izin istemek zorunda hissetti kendini; tıpkı topraktan fışkırmak için yağmurdan medet uman sahipsiz bir mahsul gibi.
Pencereden dışarıya doğru uzun bir iç çekişle gözlerini tekrar tekrar ovmaya başladı; çünkü yeni bir güne, bahar havasında yeni bir vakte, en sevdiği kentte –Yeditepe’de– merhaba diyecekti ve bu onun için lüks kıvamında bir ayrıcalık, elde edemeyeceği kadar seçkin bir zenginlikti.
Farkına vardığı farklılıkların farkına vardığında, farklı duran farklılıkların farksızlığına da tanık oluyordu çoğu zaman… Sabah sabah kafasını kurcalayan bu kaotik denklemi, onu üzen ve sonrasında sebepli sebepsiz çekip giden onursuz adamlara ithaf ettiğini içinden hızlıca geçirdi ve yine aynı çeviklikle anında tüm bu düşünceleri aklından attı, unuttu.
Pencere önünde gözlerini kapatıp bolca temiz havayı içine çekti, sokağa çıktığını hayal etti; sokağa indiğini, insanlar arasına karıştığını, çimlere uzanan kediler ve köpekler gibi baharın içine yayıldığını ve tüm baharın, tüm kentin, tüm ütopik düşlerin yine onun mabedi olduğunu keyifle düşledi. Düş kurmak için baharın gelmesi gerektiğini anladığında gözleri kapalı hâlde yine başka bir hayale doğru ağır adımlarla gittiğini fark etti.
Bir de aşk vardı artık; evden çıkmadan onu baharın kollarına atan, kahvaltı yapmadan karnını doyuran, şarap içmeden sarhoş eden, çok gezinmeden sokaklarda kaybettiren, hayata dair tüm boşluklarda boşluk doldurma bilmecesi çözdüren… Aşk vardı kaç zamandır ruhunda; ve fakat aşkın sonsuz cazibesi içinde bu kentin kaybolmuş hazineleri, kaynakları, zenginlikleri vardı.
İnsanoğlu ne icat etmek istemişti de yapamayınca aşkı icat etmişti; işte bu derin soru kafasını kurcalamıştı uzun süre. Çünkü biliyordu ki aşk, aslında insanoğlunun icat edebileceği bir mucize değildi; en nihayetinde aşk, Tanrı’nın kullarına bunca acının yanında verdiği özel bir hediyeydi.
İstanbul gibi olağanüstü bir kent, bahar gibi destansı bir mevsim, aşk gibi mucizevi bir hissiyat; evden hatta odadan bile çıkmadan ruhunu mavi ateşlerde yakabiliyordu. Kimsesizlik, yalnızlık, hiçlik baharla birlikte yok olabiliyordu mesela; annesizlik bu kentte kaybolabiliyordu, babasızlık aşktan sonra çok kokmuyordu…
Çok düşünür, çok irdeler, aklına ara ara takılan sorular olurdu: Kâinatın en büyük zenginliği tam olarak neydi, Oedipus’tan süregelen en büyük tuhaflık ne olabilirdi gerçekten, bu kent her bahar nasıl böyle cömert olabiliyordu, aşk kimin tekelindeydi bunca asırdır? Sorular, sorular; cevabı belki de yer altındaki hazinelerde…
Gözlerini fal taşı gibi açtı, dışarıya biraz daha iştahla baktı ve içinden tekrarladığı şarkı sözlerini bir ıslık gibi mırıldanarak havaya teslim etti: “Ben her bahar âşık olurum…” Sanki Sezen fısıldıyordu kulağına; öyle kendinden geçiyordu o anda, tutkuyla.
İstanbul insanoğlunun en büyük fetihlerinden, bahar tabiat ananın en güzel armağanlarından, aşk Tanrı’nın ebedi mucizelerindendi; hayat da bu üç güzelliğin bir araya gelip ruhu esir almasından ibaretti. Artık dışarı çıkmasa da tüm günü güzel geçirecek, mutlu olacaktı; gökyüzüne bakmasa da bahara doyacak, heyecanını avuçlamasa da aşktan nasibini alacaktı. Çünkü hayat, fena hâlde yakışıyordu düşlerine.
Silkelendi, pencere camını sonuna kadar açtı, dışarıya uzun uzun iştahla baktı, parktan yükselen seslerin içinden cılız bir şarkı nakaratına kulak kesildi ve yüzünde yer tutan bahar sevincini, kalbinde kamp kuran derin aşkı İstanbul sokaklarına haykırmak için acele etmesi gerektiği kanaatine vardı.
Mırıldanarak banyoya doğru yürüdü: “Ben her bahar âşık olurum…” Mırıldandıkça kendine geldi, kendine geldikçe şarkılar değişmeye başladı. Aşk, bahar ve İstanbul; bir genç kadının ruhunda devrim etkisi yapıyormuş, onu fark etti. Sanat tarihi hocasının “Kadınlar en büyük devrimcilerdir,” sözünü anımsayıp tebessüm etti, gülümsedi, güldü; sonra soğuk su altında ipek saçlarını yıkamaya başladığında artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bildiğini biliyordu. Aşk böyle bir heyecandı, bahar böyle bir yenilik ve İstanbul böyle bir kudretti…