İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü mezunudur. Yaratıcı yazarlık, masal anlatıcılığı ve sözlü anlatım alanlarında çalışmalar yürütmektedir.

Sokaklarda fotoğraf makinesiyle iz sürerken yakaladığı sinematik anları kelimelerin imkânlarıyla metinlerine taşır. Yazılarında toplumsal konulara, kadın hikâyelerine, sokak hayvanlarına ve görünmeyen hayatlara odaklanır. Anlatının dönüştürücü ve iyileştirici gücüne inanır. Yazıları çeşitli dijital platformlarda yayımlanmaktadır.

“Hanımlar, beyler, herkes toplandıysa başlıyoruz. Şu yandaki matkap sesine aldırmayın, kanat çırpışımızı biraz daha sıklaştıralım ki sesimiz şu devasa beton yığınına çarpıp yankılansın. Sezonun en kalabalık altın gününe hoş geldiniz. Bugün menüde egzoz dumanı aromalı güneş ışığı, birkaç taze simit kırıntısı ve aşağıda olup biten o bitmek bilmeyen insan telaşı var.”

En baştaki serçe, tozlu kanatlarını silkelerken lafa girdi. “Ben Zeyrek tarafındaki o eski cumbalı evin önünden geliyorum. Oradaki insanlar hâlâ kış uykusunda sanıyordum ama meğer hepsi sokağa dökülmüş. Işığın peşine düşmüş fotoğrafçılar gördüm; bir gölgenin peşinde, eski duvarların arasında baharın o taze esintisini kovalıyorlar.”

Hemen yan daldan, tüyleri henüz nemli olan bir diğeri atıldı. “Ah şekerim, asıl siz Boğaz hattını görecektiniz. Akıntı burnundan geçerken o iyotlu deniz havası bir çarptı, sersemledim. Sahil boyunca laleler öyle nizami dizilmiş ki, sanırsın hepsi podyuma çıkacak. Sümbüllerin kokusu o kentin ağır metalik kokusunu öyle bir bastırmış ki, vapur bekleyen o somurtkan insanların bile yüzü yumuşamış. Denizin mavisiyle meftun olmuş bakıyorlar öylece.”

Kadıköy’den yeni dönen, gagası tozlu serçe söze girdi. “Siz bir de çarşıyı görün. Her yer toz duman, inşaat iskeleleri göğe yükseliyor ama ne hikmetse herkesin yüzü gülüyor. O kış boyu giydikleri kasvetli, ağır paltoları fırlatıp atmışlar; çiçekli elbiseler, renkli fularlar sokaklara saçılmış.”

O sırada, ağacın en alt dalına bitkin bir halde konan serçe nefes nefese anlattı. “Ben metro tarafındaki o mahşeri kalabalığın içinden geçip geldim. Aman efendim, o ne insan seli. Merdivenlerden yukarı doğru bir nehir gibi akıyorlar. Omuz omuza, nefes nefese bir kaos. Ama o yeraltı karanlığından çıkıp da kafalarını yukarı kaldırdıkları an, bir parça güneş görünce hepsi duruluyor. O hengâmenin içinde, sanki dünya bir anlığına durmuş gibi gökyüzüne bakıp gülümsüyorlar.”

En genç serçe, heyecanla kanat çırparak araya girdi. “Ben de az önce sahil kenarındaki masalardan birine yanaştım. İnsanlar yine âşık âşık ortalıkta dolanmaya başlamışlar; kimi uyurgezer gibi yürüyor, kimi yine masasında oturduğu adamın gözüne hayran hayran bakarken önündeki yemeğine dahi dokunmuyor. Azıcık yanaştım, bana da bir şeyler ısmarlar mı diye bekledim ama ne gezer. Gözü beni bile görmedi, dünyadan kopmuş gitmiş. Kimisi de orada kendi kendine gülmekten gözyaşlarını akıttı geçti; belki de polenden alerji olmuştur, onu bilemem ama halleri pek bir keyifliydi.”

Yaşlı serçe gülümsedi. “Ah şu insanlar. Hevesleri de aşkları da mevsimler gibi gelip geçici ama yine de bu halleri görmeye değer. Vakitleri yok desek de, aslında en çok birbirlerine ve bu şehre ayıracakları o aşk vakitlerini seviyorlar.” Sesi rüzgâra karışırken O paslı parmaklıklardan sarkan erguvanları birer umut gibi boyunlarına doluyorlar.” diye ekledi.

Hep birlikte kentin o uğultusuna karşı aynı anda kanat çırptılar.
“Geçici ya da değil” dedi yaşlı olan, “bu kadar betonun, trafiğin ve gürültünün arasında…”

Kanatlarını hafifçe silkti.

“İnsan dediğin, kalıcı olana değil; en çabuk kaybolana meftun oluyor.”