İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun olduktan sonra özel sektörde görev aldı. Yazdığı ilk öyküler 2009 yılında karma bir kitapta yayımlandı. 2010 yılından itibaren çocuk ve gençler için “Ne Demiş Victor Hugo”, “Hey On Beşli”, “Gönül Kimi Severse Güzel Odur”, “Ne Demiş Yunus Emre”, “Her Şey İçinde Saklı”, “Dile Benden Ne Dilersen” isimli edebiyat derlemelerini hazırladı. 2014 yılında ilk çocuk romanı “Akata'ya Yolculuk” yayımlandı. 2015 yılından sonra iş yaşamını noktalayarak okuma ve yazma tutkusunun peşine takıldı. Öyküleri, inceleme yazıları ve yazarlarla yaptığı söyleşiler çeşitli kültür sanat dergilerinde ve “Kadın Sesleri”, “Ben miyim Kurban”, “Pati Öyküleri” isimli karma kitaplarda yer buldu. 2017 yılının son aylarında yayımlanan, köpekler için yazılan öyküler toplamı olan “Sadık Dostlara” kitabının derlemesini ve editörlüğünü yaptı. 2019 yılının Ağustos ayında Sabancı Üniversitesi öğrencilerinden birkaçıyla proje yürütücülüğünü yaptığı ve bir öyküyle destek verdiği “Kendi Yolunda” isimli çocuk kitabı yayımlandı. 2013 yılından beri yetişkinlere yönelik yaratıcı okuma atölyeleri düzenliyor ve serbest editörlük yapıyor. Okumaya, yazmaya ve anlatmaya devam ediyor.

 Sonra çekildim odama

Kimseyi üzmeden sessizce hemen öldüm.

 

küçük İskender, lalenin gömleği

 

Sokak

Ekmek büfesinin camına yapıştırılmış iki kimlik boşluğa dikilmiş gözlerle sahiplerini bekliyordu. Büfeci elindeki telefonu isteksizce bırakıp ekmeği uzattı.  Ne o boşluğa dikilmiş gözleri ne de sahipsiz kimlikleri fark etmeden ekmeği elindeki poşete koyup telaşlı adımlarla yürüdü.

Köşeyi döner dönmez Safiye’nin sesi duyuldu. Şehrin en eski muhitlerinden birinde, kısa ve daracık bir çıkmaz sokakta Sahaf İsmail, her akşam yaptığı gibi, dükkânı kapamadan önce Safiye Ayla’nın plaklarından birini pikaba yerleştirmiş, nazlı nazlı dönen plak da üzerindeki iğnenin sızısıyla geçmişin seslerini sokağa salıvermişti. Küçük, loş, temiz bir dükkândı. Kapının önündeki masada ucuz kitaplar yolu hasbelkader bu sokağa düşenleri cezbetmek için sıralanmışlardı. Vitrindeki eski plaklar, çoğu siyah beyaz sararmış fotoğraflar, yabancı dilde eski kitaplarsa içerde bulunabilecek gizli hazineler vaat ediyordu. Zeynel’in dükkânı Sahaf İsmail’in karşı sırasındaydı. Yaşını hiç kimsenin tahmin edemediği adamın, ustaların ustası olduğu söylenirdi. Belki öyleydi. Zaman zaman kapısının önünde tanıdık simalar, büyük arabalar belirirdi. Dükkânında tabela yoktu, vitrininde özenle tasarladığı mücevherler sergilenmezdi. Keyfi yerinde olduğunda İsmail’e “Müzeyyen yok mu sende, çal da kulağımızın pası gitsin,” diye seslenirdi.

O akşam İsmail kapının önüne iskemlesini çıkardı, bir yandan usul usul şarkıya eşlik ediyor bir yandan da sağa sola bakınıyordu, Zeynel’in dükkânı karanlıktı. Tezgâhtaki ucuz kitapları karıştırırken “N’aber Leyla?” dedi İsmail. “Aynı,” diye cevap verdi Lale gülümseyerek. Yandaki kapıdan içeri girip üçüncü kattaki evinin kapısını açtı.

 

Leyla’dan Lale’ye

Ana karnından çıkıp da gölgesinin yeryüzüne düştüğü günü, dilekte bulunma hakkından vazgeçerek, bir dilim pasta ve kendi başına üfleyeceği bir tek mumla kutlayacaktı. Kapının zili, ufacık evin içinde çın çın öttü. O günü bilen hiç kimse olmadığına göre ya münasebetsiz üst kat komşusu onda olmadığını tahmin edebileceği bir şey istemeye gelmişti ya da yöneticilik yapan karşı komşu ertesi gün suyun, elektriğin kesileceğini veya apartmanın bilmem ne tadilatı için ne kadar ödemesi gerektiğini söylemeye. Elinde koca bir buket çiçekle alacağı bahşiş için otuz iki dişini göstere göstere sırıtan bir çocuk beklemiyordu. Öylece bakakaldı. Çiçekleri almak için elini uzatmadan önce kimi aradıklarını sormayı akıl etti, ona gönderilmemişlerdi

Kokusu eve yayılan demli çay, masanın üzerindeki boynu bükük pasta, yarısı bir önceki yıl yanıp tükenmiş olan mum onu bekliyordu. Seneye kendine yeni bir mum ve daha büyük bir pasta almaya söz verdi hatta belki bir de armağan; çiçek bile gönderebilirdi Leyla’dan Lale’ye…

 

“Allah kahretsin sizi, gereksiz mendebur yaratıklar!” diye söylene söylene, gece lambasını yakmadan fırladı yataktan. Pencereden gelen aydınlıkta eline geçirdiği kolonyayı sağ ayağının üzerine boca ettikten sonra biraz da kaşıyarak, prize takılı cihaza yeni bir sinek kovucu tablet yerleştirip yatağın en serin yerine uzandı. Ayağını çarşafa sürte sürte derin, karanlık uykunun içine yuvarlandı. Telefonun alarmıyla gözünü araladığında balkondan gelen esinti tavandaki lambayı hafif hafif sallıyor, onu uykuya davet ediyordu. Yatağın içinde oturdu, yeniden kaşınmaya başlayan şişmiş, tırnaklarının üstündeki buruşmuş, sertleşmiş, pürüzleşmiş katmanla kendisine ait olamayacağını düşündüğü sağ ayağının son iki parmağına bakakaldı.

 

Lale’den Leyla’ya

Acil serviste kaydını yaptırırken o doğmadan ölen ablasından kendisine kalan kimliğini uzattı yüzüne hiç bakmamış olan memureye. Cilt hastalıklarından başlayıp mikrobiyolojiyi ve laboratuvarları dolaştıktan ve paçavraya döndürülerek hastane kapısından dışarı püskürtüldükten sonra kendini işyerine, doksan santimlik masasının arkasına attı. Yokluğu da varlığı gibi fark edilmemişti. Masanın üzerinde biriken evraklara kayıt numarası vermeye, e-postaları yanıtlamaya, biriken kâğıtları dosyalara takmaya, fotokopi çekmeye sanki dün akşam buradan hiç çıkmamışçasına devam etti.

Her sabah önünden geçenlerin mahmur bir keyifle -kendisine söylemediklerini bildiği- “günaydınlar”ı havada yakalamaya, bir parçasını kendi için çalmaya alışmıştı. Ekrandaki saat 17.58 olduğunda Halim Bey en üst kattaki odasından iner, sol elini kaldırır, sağ elindeki telefonuna bakarak kapıdan çıkınca mesainin bittiğini de ilan etmiş olurdu. “İyi akşamlar”ın durumu daha da hazindi. Oturduğu masanın arkasında kalan ve önemli işler yapan -çoğu kadın- on yedi kişi birbirleriyle vedalaşarak ya da o akşamı uzatıp birlikte bir şeyler yapmanın planlarıyla meşgul, el sallayacak veya bakıp da görmeden, kendilerini de göstermeden bir gülücük fırlatacaklardı. Herkes çıktıktan sonra iç kapıyı kilitleyip anahtarı bekçiye bırakacak ve görünmeden yaşamaya devam edecekti o da.

 

İsmail

O akşam Safiye Ayla’nın sesi duyulmuyordu sokakta. İsmail yeni aldığı fotoğrafları küçük masasının üzerine istiflemişti. İçinde kadın ve çocukların olduğu fotoğrafları kendine çekti, dalgın bir dikkatle hepsine tek tek bakmaya başladı. Bazen birine daha uzun süre bakıyor, emin olmak için büyüteçle bir kez daha inceliyordu. Son fotoğrafı da kenara bıraktı, elleriyle yüzünü kapadı. Elinden geçen her fotoğraftan sonra onları bulma ümidi biraz daha azalıyordu. Önce polis vazgeçmişti aramaktan, sonra akrabalar İsmail’in kara bahtına vah vah ederek kabullenmişlerdi bir anda ortadan kayboluşlarını. İsmail sokaklarda, gidebilecekleri yerlerde sonra otellerde, hastanelerde, hemen her gün gazete haberlerinde, ölüm ilanlarında aramış ama bulamamıştı. Yıllardır eline geçen fotoğraflarda arıyordu karısıyla kızını. Bir gün silik bir fotoğrafta karşısına çıksalar ne yapardı? Ellerini yüzünden çekti, fotoğrafları vitrindeki sepetlere dağıttı, kapıyı kilitleyip çıktı. O sırada Zeynel dükkânın karanlığına çekilmiş telefonla konuşuyordu.

 

Lale’den Leyla’ya

Sabah erkenden hastanede aldı soluğu. Birkaç gün önce çektiği çilenin sonucunu öğrenmek için doktorun kapısında, ekranda isminin yanıp sönmesini beklerken tuvalete gidip gitmemek konusunda kararsızdı. Sabahki çayın ve heyecanın etkisiyle kasıkları zonklayıp duruyordu. Spor ayakkabısına ancak sığdırdığı, zalimce kaşınan, giderek şişip kabaran ayağı aklını toplamasını da engelliyordu, ne soracaktı doktora. Sorular… yanıtlar… Anlamadığı soruların yanıtlarını arayan Leyla mıydı yoksa Lale mi?

Sidik torbasının ihanetini önlemek için bacaklarını çapraz yapıp boş gözlerle pencereden dışarı bakardı. Karatahtadan öğretmenin ellerine bulaşan tebeşir simsiyah önlüklere, örgülü saçlara akardı usulca. Açılıp bir bataklık gibi kendisini yutuvereceğini düşündüğü karatahtanın önünde durdukça boğazı kurur, söylemesi gerekeni bir türlü söyleyemez, ismini de karıştırırdı. İlk kez tahtanın karanlığından kurtulup bir sorunun yanıtını verebileceğinden emin olduğunda bacaklarını çapraz yapmayı unutmuştu. Cevap bu kez doğruydu ama bacaklarından aşağı akıp yerde biriken kendi sidiğinin içinde kaybolmuştu bu kez de.

 

Zeynel

Bulutlar güneşi örttü, ince bir yağmur bütün kenti ıslatmaya başladı. Siyah bir minibüs Zeynel’in kapısına yanaştı. İnenler pek tanıdık gelmedi civardakilere. Zeynel de tanımıyordu.

“Telefonda konuşmuştuk geçenlerde,” dedi yaşlı olanı, diğeri hiç konuşmadı. Zeynel suskundu. Bir an düşündü Zeynel, artık geri dönemeyeceğini biliyordu. “O işleri bıraktım, biliyorsunuz,” dedi.

Yaşlı adam ellerini arkasına kenetledi, “Ustalık ölene kadar devam eder, siz de bunu biliyorsunuz.”

Zeynel başını öne eğdi. Siyah küçük bir çantanın içine siyah kadifeye sardığı aletlerini dikkatle yerleştirip hiç konuşmadan ceketini giydi. Son kez, dedi kendi kendine…

Rüzgâr sokağı kesen duvara çarpıp geri dönerken uğursuz bir ses yayılıyordu ortalığa. Üçü kapıdan dışarı çıkarken yağmur da şiddetini artırmıştı. İsmail kapının önündeki kitapları kurtarmak için dışarı çıktığında minibüse binmek üzere olan komşusuna “Dönüşte Müzeyyen’i dinleteceğim sana Zeynel,” diye seslendi. O ise sol elini sallayarak veda etti, “Sen Safiye’yi koy pikaba.”

 

Leyla’dan Lale’ye

Sehpanın üzerine uzattığı ayaklarına baktı. Soldaki bildiği, tanıdığı, otuz iki yıldır onunla birlikte olan ayağıydı; sağdakinin son iki parmağı iyice şişmiş, derisi kalın, pütürlü, kahverengimsi bir hal almıştı, tırnakları kamburlaşmış, simsiyah olmuştu. Bir süre spor ayakkabılarıyla dolaşacaktı belli ki. Sağ ayağının yarısı kendisinin değilmiş gibi görünüyordu ama tam da bu nedenle sevmeye başlamıştı o iki parmağı. Hangisi daha zordu, sıra dışılığını gözbebeklerinin gizlice işaret edip takip ettiği biri olmak mı yoksa varlığını kimsenin fark etmediği sıradan bile sayılmayan bir kayıp olmak mı?

Sol elinin başparmağı da kaşınmaya başlamıştı tatlı tatlı, tırnağının hemen altında oluşan küçücük baloncuğu önemsemedi. Sabah baloncuk kaybolmuştu, parmak şişmeye, derisi kalınlaşmaya başlamıştı. İşe giderken dikkatle sardı başparmağını. İnsanlarla konuşurken -bakmıyormuş, önemsemiyormuş hatta farkında değilmiş gibi davranmalarına, yalanlarına katlanamazdı- gözlerinin eline takılı kaldığını görmek; sürekli masanın altında tutmak, farkında olmadan -kalem almak, tuz dökmek, çalan telefonu açmak gibi basit şeyleri yaparken- elini bir yere uzattığında karşısındakilerin afallamış, tiksinen ifadeleriyle karşılaşmak istemediğinden başparmağını da kendi gibi görünmez kıldı.

Bir çeşit egzama olduğunu, sürekli ilaç sürmesi gerektiğini, çalışırken rahat edebilmek için sardığını söylediğinde hemen inandılar. Alışmışlardı; açıklanabilir, kabul edilebilir hatta tam ona göre acınası bir durumdu. Boş kaldıkça çiçek böcek desenleriyle süslediği sargıların içindeki parmağın kendi başparmaklarından da ellerinin diğer parmaklarından da farklı olmadığına emindiler. Bir süredir her kıyafetin altına giydiği spor ayakkabıların içindeki ayaklarını görmedikleri sürece sorun yoktu.  Lale de alışmıştı; eve geldiğinde sargısını çözüyor, çoraplarını çıkarıyor, pençelerini serbest bırakıyordu.

 

Sokak

Bazıları görünmek için bazıları görünmemek için yaşardı; bazıları görmek için bazıları görmemek için bakardı. Hava erken kararıyor, sonbahar yerini kışa bırakıyordu artık. Zeynel o yağmurlu günden beri açmamıştı dükkânı. İsmail son aldığı fotoğrafları masasının üzerine istifledi, pikaba Safiye Ayla’nın en sevdiği plağını yerleştirdi. Lale başı önünde yorgun argın çıktı merdivenleri. Plak da yılların yorgunluğuyla takılıp kaldı. Safiye’nin sesi “Çileee… çileeee…eeee” diye çınlayarak sokağın çıkmaz duvarına çarpıp yankılandı, çoğaldı. “Çileeeeee…”

 

 

Leyla’dan Lale’ye

Işıkları açmadan evinin karanlığına sığındı. Her zaman oturduğu kanepeye çöktü, elinin sargısını açarken üzerine çizdiği kelebekler odanın içinde kanat çırpmaya başladılar. Bluzunun düğmelerini çözdü, sutyeninin kopçalarını açıp ikisini birden çıkarırken pencerenin önündeki çiçekler rengârenk açıp baygın kokular yaydılar. Külotuyla pantolonunu da üzerinden sıyırıp duvarlarda çağıldayan sulara fırlattı. Ayışığının aydınlattığı koridordan geçip yatak odasındaki aynanın önünde durdu. Karanlıktı, ne göreceğinden korkarak baktı aksine. Gözleri alışıncaya kadar yalnızca bedeninin hatlarını seçebildi.

Sonra gördü kendini, ilk kez çırılçıplak o güne kadar hiç bakmadığı kadar dosdoğru. O yoktu; ismi, nüfus kâğıdı, yaşı, yaşamı kendine ait değildi, aynada gördüğü Lale, Leyla’nın aksiydi. Sırtının ortasındaki kabarıklık gözden uzak uzun bir yaşam vaat ediyordu. Ağlamaya takati yoktu, yatağın altına doğru kıvrıldı. Bir türlü uyanamadığı derin, huzursuz uykudan sıyrıldığında zaman su gibi akıp gitmişti.

 

Sokak

Büfeci asma kilidi açıp geceden hazırladığı plastik kasaları dışarı çıkardı. Kamyon gelip de dolu kasaları telaşla indirmeden önce büfenin içini temizlemeye, camı silmeye vakit vardı. Temizleyiciyi önce tezgâha, sonra cama püskürttü, eprimiş sarı bezle ikisini de ovalayarak sildi. Günlerdir boşluğa bakıp duran kimlikler yere düştü. O sırada kamyon acı bir frenle durdu. Ekmekçi dolu kasaları kapının önüne, boş kasaları kamyonun karanlığına fırlattı. Eyvallah deyişi kamyonun homurtusundan duyulmadı. Ekmekleri içeri taşırken ayağının altında ezilen kimlikleri eğilip aldı büfeci, son kez gözlerine baktı, buruşturdu, çöpe attı.