Her iki yanına çatık kaşlı, soluk yüzlü, yaşlı ve yorgun apartmanların sıralandığı Şair Nedim Caddesi’nin trafik uğultusunu ve egzoz kokusunu içimize çekerek yürüyoruz. Adımlarımızda bir isteksizlik ve ağırlık var. Nurten halamızı ve beraberindeki lise arkadaşlarını görmeye can atmadığımız çok belli. Kandilli Kız Lisesi’nden bin dokuz yüzlü yıllarda mezun olmuş bu bir grup tarihi eser, İstanbul’un her vaktini çok yakından takip etmeyi kendilerine adeta iş edinmiş. Boğaz sırtlarında erguvan vakti mi? Aman kaçırmayalım. Adada mimozalar mı açmış? Bostancı’dan ver elini Büyükada. “Haydi kızlar, hemen şurası!” Pembe manolyalar açtığındaysa Nurten halam ve saz ekibi tıpkı bugün olduğu gibi Ihlamur Kasrı’nın yolunu tutar.

“Halamın faaliyetleri de olmasa şehre baharın geldiğinden haberimiz olmayacak” dedim. Ablam yeni açılan, müşterilerin sandalyelerden ziyade ilkokuldaki gibi tahta bir sırada oturduğu mekânın önünde durmuş nefesleniyordu.

“Burası Şimşek Ekmek Fırını değil miydi?”

“Bina kentsel dönüşüme girip küllerinden yeniden doğduğunda onların yerini Melis Bakery aldı canım. Çok güzel banana bread yapıyorlar.”

“Tam bir ekmek yoksa pasta yiyin durumu desene.”

Yürümeye karşı tarafta devam etmek zorunda kaldık zira önümüze çıkan şantiye alanının tozu toprağı kaldırımı geçip neredeyse caddenin ortasına kadar yayılmıştı ve birazdan geleceği söylenen beton aracı için işçiler büyük büyük el kol hareketleriyle park yeri ayarlamaya çalışıyordu.

Ablam, duymadığını zannettiğim, az önce benim ona söylediğim cümleyi bana tekrarladı. “Şehre bahar gelmiş mi diyorsun yani?” Cevabımı bekliyormuş gibi bir hâli yoktu.

“Günizcim” dedi. “Bir çiçekle bahar olmayacağını yüz yıllar öncesinden söyleyen atalarımız haksız değillermiş. Çiçek görmek için, ağaçların bütün kış korkuluk gibi dikilen kupkuru bedenlerinin tepeden tırnağa nasıl yeşerdiğine şahitlik etmek uğruna otobüse tramvaya mı binilir? Çocuk zırıltısı, ter kokusu, baş ağrısı, mide bulantısı çekip de ulaşılan çiçekle bahar mı olur?”

On iki yıldır Londra’nın güneyinde, kırk dönümlük bir fidanlığa yüz metre mesafede bahçeli müstakil bir evde yaşayan ablam, bizi her ziyarete gelişinde İstanbul’un üstünü örten toz ve pus perdesinin biraz daha kalınlaştığını söylerdi. Dün de Ataşehir’e giderken geçtiğimiz Fikirtepe sokaklarında alnını ovuşturarak mırıldandı. “Koskoca şehir gri, ağır bir uykuya yenik düşmüş gibi.”

Şair Nedim Caddesi’nin kaldırımları gelişigüzel sağa sola bırakılmış kedi mamalarının ve marketlerin kapı önüne çıkardığı meyve sebze tezgâhlarının istilası altındaydı. Bir motorlu kurye ikimizin arasından yılan gibi geçti. Tabakhanede pizzası gecikince sorun çıkaran birileri vardı demek ki. Ablam çocuğun arkasından bir iki İngilizce küfür savurdu ama ben bile anlamadığıma göre sıkıntı yaşanacak bir durum yok. Sonra bana döndü.

“Evvelsi gün, hastane çıkışı Emirgan Parkı’nın girişinin önünden geçtik. Durağa otobüsler yanaştıkça inen kalabalığı sana anlatamam. Şimdi düşünüyorum da Ihlamur Kasrı da eminim öyle olacak. Vallahi şimdiden gözümde büyüdü.”

“Sana bir şey sorayım Güniz. Emirgan Parkı’na laleleri filan görmeye gelenlerin sence bahar börtü böcek çok mu umurunda? Instagram’da gördüm, birçok influencer, şehir gezgini, adına ne dersen, beğeni garantili çiçek, ağaç, yeşillik, süs havuzu fotoğrafları çekilebilecek yerleri saymış dökmüş. Hatta bazıları, kendilerini o bunaltıcı güruhtan ayrı tutup ‘hafta sonu felaket oluyor, imkânı olan hafta içi gitsin’ demiş. Senin anlayacağın, kavimler göçü gibi o park senin bu saray bahçesi benim haldır haldır gezenlerin maksadı, en güzel lale fotoğrafını, en beğenilen manolya pozunu paylaşmaktan başka bir şey değil. George aynı çiçek öbeğinin önünde çantalarından çıkardıkları farklı aksesuarlarla değişik pozlar verip birbirlerinin fotoğraflarını çeken iki kız görmüş.”

Ihlamur Kasrı’nın kapısına yaklaştığımızda ucu sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen bir kuyrukla karşılaştık. “Abla, George’la Londra’ya dönmeden önce halamı görmek için başka fırsatın olmayabilir” dedim. Ellerini beline koyup gözlerini devirdi. Burnundan uzun bir soluk verdi. “Günizcim hemen arar mısın lütfen Nurten Hanım’ı. Söyle, kapıya gelsin. Kapasite aşımı olmuş, kasır daha fazlasını kaldıramayacağı ve lalelere manolyalara soluyacak oksijen kalmadığı için girişler yasaklanmış de. İkinci bir emre kadar sosyal medyada konuya ilişkin paylaşımlara yayın yasağı getirilmiş diye de ekle lütfen.”

Halam ablamın düşündüğü kadar sığ bir kadın değildi. Tam tersi, algıları açık, duygusal zekâsı yüksek bir insandı. Ablamın bugün oraya olanca isteksizliğiyle geldiğinin, kalabalığı görünce tepesinin tasının atacağının farkındaydı. Kasıra girmeyi beklerken özçekim yapanlara şaşkınlıkla karışık bir gıpta ile bakarken ve “bu kadar yaşam enerjisi nereden bulunur ve nasıl muhafaza edilir” gibi soruları kafamda döndürürken halam aradı. “Hiç gelmeyin kızım” dedi. “Biz bile kızlarla iki resim zor çekindik.” Koca koca kadınların kendilerinden kızlar diye bahsetmesi hoşuma gitmişti. Nurten Sultan’ın sesi telefonda çınlamaya devam etti. “İnanır mısın bu Aynur cadısı, sırf kendisi güzel çıktı diye, benim yüzümün gölgede kaldığı pozu koymuş Instagram’ına.”

“Güzelim, sen onlardan ayrıl, bir iki tane kendini tek çektir orada birilerine. Çekemeyenler çatlasın Nurtenim!”

Halam kahkahayı patlattı. “Ben akşam eve dönünce ararım sizi, görüntülü konuşuruz.” deyip kapattı. WhatsApp’tan görüntülü grup araması yapmayı gayet üst düzey bir teknolojik beceri olarak görüyordu.

Telefonu çantama geri koyarken ablamın kuyruktakilerle konuştuğunu gördüm. Bana doğru yaklaşırken kafasının tepesindeki güneş gözlüğünü gözlerine indirdi. “Bir kadını bir gözlük bu kadar hınzırlaştırabilir” diye geçirdim içimden. Yanılıyormuşum, gözlükten değilmiş. Ablamın yüzünün ortasında gözden kaçmayacak hınzırlıkta bir gülümseme oturuyordu.

“Ne oldu, ne diyordun gençlere?”

“Kapasite aşımından kaynaklanan izdihamdan dolayı çiçeklerin, ağaçların ve içerideki ziyaretçilerin hayatı tehlikeye girmiş olup, bu sebeple kasra girişler ikinci bir emre kadar yasaklanmış dedim.”

“Abla çok fenasın! Niye böyle bir şey yaptın?”

“Onların iyiliği için şekerim. Ne demiş atalarımız: ‘baharın neresinden dönülse kârdır.’”