1975 Konya doğumlu olan yazar, öğretmen anne ve babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olduktan sonra İstanbul’da öğretmenliğe başladı. Yazma sürecine bir grup arkadaşıyla çıkardığı Düş ve Düşünce adlı dergiyle başladı. Bugüne dek Varlık, Yeni e, Öykü Gazetesi, Son Gemi, Ekin Sanat, Galapera Öykü fanzin, Temrin, Acemi, BroyEski, Edebiyatist, kahverenkli, Yalnızlar Mektebi, Tetkik dergi, Maya Sanat, +eleştiriri, İzgazete, Güney, Troya Sanat, Çığ Edebiyat, Kıyı, +eleştiri, Papirüs gibi dergi ve süreli yayın organlarında öykü ve incelemeleriyle yer aldı. 

Son Gemi öykü seçkisi, Bir Kaşık Sütlaç, Bir Nefes Tarçın öykü antolojisinde de öyküleriyle yer alan yazarın Söz Dağının Ardındakiler, Suya Gazel, Hep Uzak, Dehlizler ve Rüyalar, Sınırlar Kapalı, Kediye Dokunma, Cinnet Meselleri, Göğe Düşen Kuş adını taşıyan öykü kitapları bulunmaktadır. Ayrıca Murat Ka’nın Çoğul Tarihi, Tragedyayı Oynarken ve Kaybolan isimli üç romanı da bulunmaktadır. Yazarın öyküleri, Mimas Yayınevi tarafından The Whisperer adıyla 2024 yılının sonunda İngilizceye çevrilerek yayımlanmıştır.

Yazarın “Gogol’un Paltosu”, “Yazarın Yol Haritaları”, “Kurmacanın Yolculuğu” başlıklı kitaplarda edebiyat-sanat eleştirileri yer almıştır.

TMMOB İMO Ankara Şubesi "Hayatın Koordinatları” Öykü Yarışması’nda yazarın öyküsü Öykü Seçkisi’nde yer almış, Luna Yayınları Küçürek Öykü Yarışması ve Çığ Öykü Yarışması’nda da birer öyküsü ödüle değer bulunmuştur.

Dizlerimin üzerindeki taşlaşmış kitabın, zamanın pasıyla kararmış sayfaları arasına sızan o kesif, geniz yakan kurşun kokusunu ciğerlerime çekiyorum. Ben burada, beş ayrı kilidin metalik çentiğini taşıyan o mühürlü kapıların ötesinde, devasa bir cinnet sarmalının tam mihrakında, taşın mutlakiyetine demirlenmiş sızılı bir hatırayım. Taş gövdem, asfalttan yükselen kirli buharın ve her biri birer ihbar gibi üzerime tünemiş yabancı bakışların ağırlığı altında molekül molekül ufalanıyor. Yerçekimi artık sadece kütlemle ilgili değil; omuzlarımda, bir vakitler kapı aralıklarında sinsi birer sarkaç gibi beliren o ağır nefeslerin, ensemde bir balyoz gibi biten o mülkiyetçi bakışın ve sustuğum binlerce günahın dikey basıncı var.

Gördüm. Sustum. Ben miydim?

Bakışlarım, asfaltın üzerindeki her pürüzü bir mahkeme ilamı gibi tebliğ ediyor; pencerelerin üzerinde biriken o kadim rutubeti zihnimin tırnaklarıyla kazımaya çalışıyorum. Rutubet, sadece bu yorgun yeşil alanın duvarlarında değil; bilincimin en izbe dehlizlerinde, kara sineklerin zehirli vızıltısıyla kendine iltica yolları arıyor. İlerideki salıncak, rüzgârın hayalet elleriyle kışkırtılırken metalik bir feryat koparıyor; sanki paslı bir metal çubuk, kemiklerimin içine mühürlenmiş o dilsiz korkuya sürtünüyor.

“Herkes çekildi, sadece bu paslı akis kaldı geriye. Porselen bir fincanın sarsıntısı gibi titriyorum boşlukta. Beni kim teskin edecek? Üzerimdeki çocukların sıcaklığı çoktan betona gömüldü. Sadece o yukarıdaki hareketsiz bekleyişin ritmine uyduruyorum nabzımı. Gıcırdayan her eklemim, faili meçhul bir suç itirafı. Duyuyor musun? Ben sustukça bu sağır boşluk daha çok bağırıyor.”

Kaçacak yer yok. Duvarlar korumuyor, kuşatıyor.

Az önce tam önümden, yastığımın hizasından bir gölge sızar gibi geçti seksen beş yaşındaki o inatçı rutubet. Bastonunu betonun görünmez çatlaklarına ritmik bir hınçla, bir mülkiyet tescili yapar gibi vura vura uzaklaştı. Adımlarını kasten ağırlaştırıyordu; varlığını bu mayın tarlasının her zerresine silinmez bir mühür gibi basmak istercesine.

“Seksen beş yıllık bir tortu bu… Ayaklarımın altındaki her taş, yüzüme çarpılan bir mahkeme celbi. Bastonumun her darbesiyle bu sahipsiz alanı onaylıyorum. O yukarıda bekliyor, ben aşağıda mühürlüyorum. Kimse gelenin yüzünü görmedi ama herkes onun buraya ait olmadığından emin. Eskimiş tapu kayıtları gibi ağırlaşıyor adımlarım. Korku betonu tahkim eder; ben vurdukça bu taş çocuk kendi kuyusuna daha çok çekiliyor. Bıçağın ritmi bozuldu bir kez; bugün hepimiz kederden yorgunuz.”

Bakışlarım, duraktan kalkan o koca otobüs yığınının kara nefesine, ocağın mavi alevi gibi yüzümü yalayıp geçen zehirli egzoz dumanına takılıyor. Metalik gürültü, zihinlerin kuytu köşelerindeki o uğursuz sinek vızıltısını, o yitik çocukluk fısıltısını bir anlığına boğsa da ilga edemedi. Yavuz’un yukarıdan gelen o hareketsiz bekleyişi gibi çöktü üzerime duman. Orada ne yapıyordu? Sadece bu taşlaşmış zemine, yani benim bu kaskatı zihnime mi bakıyordu?

Ayakucumda en sadık şahidim, bir suç ortağı gibi duran gri bir güvercin tünüyor. Kafasını yana eğmiş, sanki kitabımda yazan o yitik anne gülümsemesini, tozlu fotoğraf karelerinde asılı kalmış o ulaşılamaz sükunetimi heceliyor.

“Kafamı yana eğip şu taş çocuğun açılmayan kitabına bakıyorum. Sayfalar kımıldamıyor ama içindeki nem geniz yakıyor. Fincanın dibindeki o kara yılanı ben gördüm. Müteahhidin harca gömdüğü o tek eş ayakkabıyı ben biliyorum. Gökyüzü mühürlü, kanatlarımız paslı metal çubuklar gibi hantal. Zihinlerdeki sinekler benim kanat seslerime sığınıyor. Kimse birbirine dokunmuyor bu meydanda; herkes sadece kendi ruhundaki o derin çatlağı seyrediyor.”

Gözlerim parkın köşesindeki o ince sarsıntıya kilitli. Gözetleme kulelerini andıran binaların tekinsiz sertliğine, o her an hissedilen “izleniyorsun” fısıltısına meydan okuyarak bir çatlaktan başını uzatan bir mavi çan çiçeği duruyor orada. Betonun arasından sızan bir feryat, isyan gibi fışkırıyor. Rengi o kadar vahşi, o kadar sahici ki; taş gövdemin içinden geçen bir damar olsa, kesinlikle bu umudun renginde akardı.

“Betonun zapt edemediği o kesik nefes benim. İmzalar atıldı, mülkiyet tescillendi ama ben hâlâ bu çatlağın içindeki mutlak boşluğum. Adımlar tam tepemde, duyuyorum. Ama rengimle bu sağır sessizliği ihlal ediyorum. Ben tam burada artık yitik bir anne gülümsemesiyim. Köklerim, rüyalardaki o kandırılmış adam yalanlarının arasından geçiyor. Ne kadar boyarlarsa boyasınlar, bu rutubet benimle çiçek açacak. Ben kırılarak bir ruha sahip olduğunuzu ispatlayan o tek sızıyım.”

Banyo musluğundan akan sıvının borulardaki o metalik aksisedası gibi yankılanıyor hayat içimde. Her eylem bir ihbar, her iç çekiş bir gözetleme kulesinde karşılık buluyor. Ben burada, kendi karaltısından korkan bir av gibi beklerken, o zihnimin içine, ses tellerimin her bir titreşimine yerleşiyor. Artık her bakışımda, bir gizli otoritenin onayını bekleyen bir kadavrayım. Işıklar kararıyor, perdeler sonuna kadar çekiliyor. Parkın içindeki tüm yalnızlıklar, aradaki betonu bir asit gibi eriterek tek bir karanlıkta birleşiyor.

Kaskatı, nasırlaşmış ellerimle mavi mucizeyi, bu küçük direnişi tutmaya çalışarak bin yıl daha bu bankta bekleyebilirim. Belki de birileri gelir, dilsiz itaatimi bir balyoz darbesiyle kırar. Belki o zaman kırılarak bir ruha sahip olduğumu ispatlarım. Metal çubukların dansı başladı, duyuyor musunuz? İnşaatın demirleri değil bunlar; bizim kemiklerimiz. Boruları bağladılar ama susuzluğumuz bitmedi. Kimdi o? Hiç kimse. Hepimiz. Bizdik o yabancı.

Hayat, o daracık yarıklardan bir isyan gibi fışkırmaya devam ederken ben içine sıkışıp çıktığım rahimde, o mühürlü sessizlikte kesik ve silik nefesimi dinliyorum. Geriye sadece her şeyi duyan o mutlak karanlık ve karanlığın içinde, bir başkasının ritmine uyum sağlayan taş bir kalbin dilsiz feryadı kalıyor.