Altın tozu zerrecikleri tüm göğü kaplamıştı. Gökyüzü kaç katmandan oluşur diye sorsalar, yalnızca “toz tabakası” cevabını uygun bulurdu. Sokakta ısınan asfaltı yıkayan kadınlar sanki havayı da suluyordu. Islanan zemin ile gök arasında görülmeyen bir muhabbet vuku buluyordu.
İnşaattan doğan gürültüler ve tozlardan sokaktaki kediler de nasibini almıştı. Zavallılar uyanan doğanın farkına varamamışlardı. Çiftleşme vakitlerini geçirmiş, aşk yapmakta tereddüt etmişlerdi.
Yeni türeyen inşaatlardan, zamansızlıktan ve tüketmekten ne bir kuş ötüyor ne de bir ot bitiyordu. Kış gitmiş, bahar gelmemişti.
Arafta kalan mahalleye kurulan kambur ve çirkin şantiyede küçük Selim iş tutuyordu. Öğleden öncesi okul, öğleden sonrası inşaat olarak ayrılmış bir zamandı onunkisi. Silgi tozlarıyla geçen okul saatlerini, kum ve karılmış çimentoların içinde devam ettiriyordu.
“Selim, git merdivenlerin altındaki büyük çantayı getir. Yapabilir misin ha?”
Bir koşu fırlayıp ikişer iniyordu basamakları. Etrafta tezahüratlarla zıplıyor, zıplayıp bitiş çizgisine ulaşıyordu. Sırada, hedefteki torbayı alıp en kısa sürede yerine ulaştırmak vardı.
Burnuna dolan yasemin kokuları, denizin tuzlu esintisi genzini yakıyordu. Serçeler kafasının yanında dönüp duruyor, siyah saçlarını çekiştiriyordu. Yüzüne yapışan yeşil böcekleri bir yandan elleriyle savuşturuyordu. Toprak tohumlarını döllemeye başlamış, etrafa doğum kokusunu yayıyordu. Bin bir çeşit böcek, toprakta başlayacak seyahatlerine çoktan çıkmıştı bile.
“Selim Selim, hadi Selim, süpersin, yaparsın…”
Kalbi heyecan içinde çarpıyor, kendi sesini kulaklarında duyuyordu. Tezahüratlar gittikçe azaldı, azaldı, az…
“Neredesin ulan, nalburdan mı getiriyorsun?”
Bir anda çimento ve pas kokusu birbirine karıştı. Serçeler gitti. Çiçekler toprağın altına gömüldü. Yüzündeki yeşil böceklerin yerini, yanaklarından süzülen çamurlu ter almıştı.
Dün akşam televizyonda izlediği yarışmanın etkisindeydi hâlâ. Kendisini yarışıyormuş ve izleniyormuş hissedince her şey çok daha keyifli geçiyordu. Yarışmadaki yeşil ağaçlar ve vadiler burada yoktu. Gökyüzünü görebilirse şanslıydı. Mavi miydi, sarı mı?
Cırcır böceklerinin sesini yalnızca gece uyurken duyuyordu. Evlerinin arkasında annesinin yaptığı ufak bir bahçe vardı. Maydanoz, dereotu, fesleğen ekerdi. Kediler kumu kazıp işeyince annesi onları terlikle kovalar, Selim ise gizli gizli kedileri alıştırırdı. Yemekte şansına köfte varsa bir parçasını bacağının arasına sıkıştırır, bahçeye atardı.
Şantiyede bazen ekmek arası köfte alırdı ustası. O günü dört gözle beklerdi; bazen bir kase çorbaya talim oldukları günler de çoktu. Yağın suyun üzerinde bıraktığı dairelerin arasında yüzerdi naneler. Selim ne zaman yüzecekti? Kaşığını daldırır, boşalan midesine yollardı çorbayı. Ödül oyununda kazananlar gibi sevinmeye muktedirdi. Karşısında saçı sakalı uzamış oyun arkadaşları ise öyle iştahla içerlerdi ki… Ekmekleri kocaman parçalar, çiğnemeden yutarlardı. Ayıplı kelimelerle konuştuklarına şahit olan Selim ufaktan özenirdi. Büyüdüğünde o da böyle büyük laflar edecekti. O da paketleri kuvvetli elleriyle ezecek, çöpe atacaktı.
Çıkış saatine yaklaşmışlardı. Üst üste yığılmış uzun binaların bile engelleyemediği güneş hâlâ oradaydı. Betonun arasından sızıyor, şantiyenin tozuna altın gibi karışıyordu. En sevdiği zamanlardı bunlar; güneşin batmadığı günler…
Hemen karanlık basmaz, işten sonra bile sokakta oyalanmaya izin olurdu. Babasının sesi gelirdi aklına: “Karanlık çökmeden evde ol.”
Gün sonunda biriken çöpleri topladıkları yığına yenilerini eklemeye gidiyordu. Henüz beton dökülmemiş zeminde çıkan bir çiçek gördü. Sarı çehresini gururla kaldırmış, sanki ellerini uzatıp kendisini selamlıyordu: küçük bir karahindiba.
Selim eğildi. Şantiyenin sertliğine inat, ince bir sapın içinden hayat fışkırıyordu. Bir an durdu; elindeki çöp torbasını unuttu. Bütün günün ağırlığı, yorgunluk, açlık… hepsi o küçük sarı başın yanında hafifledi. Gözlerini ondan ayırmadan seslenen ustasının yanına gitti. “Yarın görüşürüz Selim’im.”
Arabaya doluşan oyun arkadaşlarına el salladı. Sonra koşup tekrar çiçeğin yanına döndü. Tozların içinde nefes alamıyor gibiydi.
“Keşke bu beton yığınının ortasında çıkmasaydın,” diye fısıldadı. “Yeşil çimenlerin arasında daha güzel görünürdün. Sinekler, böcekler konardı üstüne… Burada yalnızsın.”
Bir an durdu.
“Ama ben varım.”
Güneş artık gitmeye başlamıştı. Havaya çöken akşamın kokusunu alabiliyordu. Onu orada bırakıp yürüdü.
Elleri hâlâ açıktı çiçeğin; sarı çehresi bu kez daha sessizdi. Gözleri kapalı, ağzında kederli bir tebessüm vardı. Moloz yığınının üzerinden tozlar uçuşuyorken paslı bir çivi yuvarlanarak toprağına düştü.
Arı yerine paslı çivi… polenler yerine kimyasal tozlar. Payına düşen yapay bir dünyaydı.
Selim rüyasında kocaman bir balonun içinde koşuyordu. Koştukça yuvarlanıyor, yuvarlandıkça koşuyordu. Balonun esnekliği gittikçe sertleşiyordu. Buradan çıkamazsa ona kavuşamayacaktı. Duvarlara hapsolmuş bedenini kanatan düşmeler ve kalkmalar, altın nehre ulaşma isteğini daha da kamçılıyordu.
Nehre yaklaşır yaklaşmaz duvara dönen esnekliği eliyle yırttı ve kendisini nehrin ılık suyuna bıraktı. Dehşet bir gürültüyle üzerine gelen beton yığınından kaçamamıştı. Çok yazık.
Sabah uyandığında üzerindeki betonun ağırlığının altında eziliyordu. Ayağında terlikleriyle şantiyeye doğru koşmaya başladı. Terliğinin içine giren çakıl taşları şimdi ellerine ve kalbine saplanıyordu. Genzinde güneşin nemli tadı, burnunda çaresizliğin kokusu.
“Selim, nerede kaldın oğlum, alt katı kotardık bile.”
Girişteki karahindibanın olduğu yere baktı. Fayanslar döşenmiş, inci gibi parlıyordu. O neredeydi? Bahçesine kavuşmamış mıydı?
“Burada bir çiçek vardı.”
“Üst kata başlayalım da zeminleri bari halledelim bugün.”
“Nerede sarı çiçek?”
“Molozları almaya gelecekler, ortalık temizlensin de rahatça bakalım.”
“Keşke dün alsaydım. Bahçemize ekerdim.”
“Akşama avansları yollarım size.”
Selim tek söz söylemeden kapısız inşaattan çıktı ve koşmaya başladı. Koştukça çiçeğin sarısına bulanıyordu. Karahindibanın gözlerine dönüştü gözleri. Kollarını kendine sardı ve yere çömeldi. Bir kez daha görememişti onu.
Bilseydi, ah bilseydi… Daha uzun bakardı yapraklarına.
Şimdi önünde bir çimenlik içinde rengârenk çiçekler uzanıyordu. Yüzlerini ona dönmüşler, davetkâr bakışlarla ısırıyordu. Yok edilen çiçekten onlarcası dizlerinde uzanıyordu. Burnuna konan polenleri savuştururken kocaman bir kahkaha attı. Sıcak ve tozsuz.