Perdeyi araladı, camı açtı. İçeri dolan serin havayla birlikte taze bir bahar kokusu yayıldı. Demir parmaklıkların ardından yolu görüyordu. Kentin ışıkları yeni sönmüştü. Sokaklar, güneşin ilk ışıklarıyla yavaş yavaş aydınlanıyordu. Yaşamın telaşlı curcunası başlamak üzereydi.
Çocukları okula, eşini işe gönderdikten sonra, üst üste binmiş sabah telaşından geriye dağınık bir ev, etrafa saçılmış kıyafetler kalmıştı. Aceleyle kapanan kapının ardından sesler bir anda sustu. Sanki uzun süredir tutuyormuşçasına bıraktı nefesini. “Koskoca haftanın içinde kendime ait yalnızca bir günüm var.” diye geçirdi içinden. Sessiz bir evin içinde, “Bugün boş günüm.” derken buldu kendini. İstediği gibi doldurabileceği, tamamıyla kendine ait boş bir gün. Neler yapabilirdi neler… Kitap mı okusa, sahile mi inse, bir müzeyi mi ziyaret etse, alışverişe mi çıksa? Haftanın içinde sayısız yaşanmamış andan hangisini yapsın bu kadın? Günler, başkalarının planladığı saatlere göre akıp giderken, kendine kalan bu tek günü nasıl harcasın? Yoksa ona kendini hatırlatacak her şeyi bir kenara bırakıp evi mi toplasa? Bekleyen ütüler, tozlanan raflar, biriken çamaşırlar… Bu tek günü de usulca huzursuzluk yaratan bu işlere mi teslim etse? Evi temizleyince içi de ferahlardı hem. Ah! Bir günlüğüne sadece kendini seçmek bu kadar zor mu? Neyse, yakındaki markete gidip bir şeyler alması gerek zaten. Hem biraz hava alıp düşünmek için iyi gelirdi.
Hırkasını kaptığı gibi kafasında bin bir düşünceyle evden çıktı. Adımları sakindi. Hava serin ve ferah. Parkın içinden geçerken ağaçların arasından süzülen rüzgârı dinledi. Fıskiyeli havuzun yanındaki kültür merkezine yaklaştığında, sanki yürürken etrafta olup biten her şeyi görmek zorundaymış gibi, köşedeki çöp tenekesini karıştıran bir çocuğun delik ayakkabılarına takıldı gözleri. Duraksadı. Bir an geçmişten bir yüz geldi aklına. Çocuğa biraz daha yaklaştı. Veysel’in, sınıfın köşesinde durmuş “42, öğretmenim” derken utangaç yeşil gözlerini anımsadı. O muydu acaba? Bir daha okula hiç uğramadığı için ayakkabıları ona verememişti. Doğum gününde verecekti. Ailesinin geçimine yardımcı olmak için okulu terk edip hurda ve atık toplamaya başladığını sonradan duymuştu. En son babasıyla meydanda balon satarken görülmüş. Bir daha da haber alınamamış. Arkası dönük çocuğa iyice yaklaştı. O değildi.
Omzundaki çantayı iyice önüne alıp iki koluyla sımsıkı sararak yürümeye devam etti. Kendini mi kucaklıyordu sanki? Adımları giderek hızlandı. Parkın çıkış kapısına geldiğinde soluk soluğa kalmıştı. Trafik ışıkları ne için var ki zaten?
Dur. Kırmızı.
Elbette durup biraz düşünmek için. Zorunlu durduran şeyler de olmasa düşünmeye pek zamanı olmuyor insanın.
Şehir uyanmış, insanlar işe gidiyordu. Önünde ana cadde çok hızlı akıyordu. Of! Dünyanın en uzun kırmızı ışığı burada yanıyor! Vızır vızır uğuldayıp uzaklaşan arabalardan gözlerini ayırdı, yol kenarındaki çimlere baktı. Ah, bir dakika! Yeşilliğin içinde mavi bir kıpırtı mı var? Eğilip dikkatlice baktı. O mavi şeyin kafesinden kaçmış bir muhabbet kuşu olduğunu anladığında yüzüne hayranlık dolu bir gülümseme yayıldı. Bunun sebebi kuşun cesaretiydi. Bir süre izledi. Yemyeşil otların üzerinde dökülmüş kahverengi sonbahar yaprakları gibi duran diğer yabani kuşlarla aynı anda hareket eden bu mavi kuşun kendinden emin tavırları, mükemmel bir uyumu anlatıyordu. Adeta içimizde saklı bıraktığımız farklılıkların bir dışavurumu gibiydi. Esaretinden kurtulup özgür bir yaşama, kendininkinden apayrı bir dünyaya uyum sağlayan bu küçük cesur kuş, sanki onu seyreden kadının farkındaymış da kıskandırırcasına kanatlarını açmış diğer yaban kuşlarıyla birlikte havalanarak şov yapıyordu.
Kuşların gökyüzünde uzaklaşmalarını izlerken göğüs kafesinde bir çırpınma hissetti. Ne yöne uçmuşlardı? Topuklarının üzerinden yavaşça parmak uçlarına doğru yükseldi. Gökyüzünün mavisinde kaybolana dek küçük mavi kuşu takip etti gözleri. Kuş döne döne uçtukça onun da yüreği kuş gibi çırpındı. Pır pır.
Korna sesleriyle irkildi. Öfkeli şoförler! Şehir ne telaşlı bir yer! Neyse, ışık yeşile dönmüş. Bir yere yetişmeye çalışan hızlı adımların arasından karşıya geçti. Bir süre daha yürüdü. Her sabah okula giderken önünden geçtiği, kilit taş döşenmiş ağaçlı dar sokağa doğru yöneldi.
Sokağın en başında durup yolun sonundaki markete baktı bir süre. O sokağı, sıra sıra dizilmiş eski apartmanları, demir kapıları, ahşap çıkmaları, çiçek saksılarını seviyordu. Az önce ana caddede duyduğu telaşın sesi birden kaybolmuştu. Dar balkonlarda ipe asılı çamaşırların, rüzgârda uçuşarak kuruyan beyaz çarşafların çırpınma seslerinden başka bir ses yoktu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. İşte bahar bu, dediği anda çiçekli elbise giymiş bir kadın kuruyanları toplamak için belirdi. Karşıdan bir çizgi gibi fark edilen gülüşü, sokağa yayılan lavanta kokusu gibi yayılmıştı yüzüne.
Devam etti. Az ilerideki markete girdi. Sahi ne alacaktı? Liste yapsaydı keşke. Neyse, görünce hatırlardı nasıl olsa. Ekmek, peynir, yumurta.
Dönüş yolunda kaldığı yerden düşünmeye devam etti. Nerede kimlerle olmak istediğini, neleri istemediğini, nerede daha çok olmak istediğini, kimleri hayatında istemediğini bir bir geçiriyordu aklından. Boşa çıkan, anlamsızlaşan dünya şeyleri, gereksiz ve incelikten yoksun insan kalabalıkları artık yanında değildi. Ev temizliği yapar gibi kafasının içini ayıklıyordu yürüdükçe. Hep müthiş bir hafiflik ve arınma duygusu kaplardı içini boş günlerinde. Başka hiçbir gün bu kadar düşünmeye zamanı olmuyordu. Peşi sıra koşturmaca geçen günlerin içinde kafasının içi darmadağın oluyor, kendini unutuyordu. Değerli olan ne varsa sessizce yitip gidiyordu.
Eve yaklaşırken “Bugün ne yapayım?” düşüncesi sardı yine. Of, çok zor bir karar! Yetmeyecekti zaman. Hep böyle olmuyor muydu? Sayılı gün çabuk biter de sayılı saatler bitmez mi hiç? Stres. Boş gününde kendi için düşünürken bile birikmiş yapmak istedikleri telaşa sokuyordu onu.
Tam apartman kapısından içeri girecekti ki kaldırım taşlarının arasından fışkıran çiçeği fark etti. Kıpır kıpır sallanan bir dal papatya. Güneşe kafa tutan bir sarı. Yerde açan bu güzelliği gördüğü anda ilk öğretmenlik yaptığı köy geldi gözünün önüne. Kahverengi tepelerden oluşan bir köy. Eski bir lojmanın zemin katında kaldığı zamanlar geçti. Penceresinin kenarındaki duvar çatlağından sarı bir papatya filizlenmişti. O kahverengi bozkıra inat çıkmıştı duvardan. Tam pencereyle camın arasında. Çok yakışmıştı oraya. Doğanın kendisine armağanıydı o papatya. Dayanma gücüydü. Zor günlerde direnme gücü. Tutunmak için bir neden.
Bir öğleden sonra kitabını okurken, bir gölge belirmişti önce, sonra kocaman bir cüsse. Suratını uzatmış geliyordu. Umursamaz bir tavırla bir hamlede papatyasını söküp almış, hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etmişti. Nasıl olur? Öylece bakakalmıştı ardından. Boynundaki çanın şıngırtısı, ağzında papatyasıyla uzaklaşırken hâlâ kulaklarındaydı.
Şimdi olduğu yere çökmüş, bu narin güzelliğe bakıyordu. Küçücük. Dimdik. Çiçeğin yapraklarını okşadı. Annesinden kalan bir huyla çiçeklerle konuşurdu hep. Kim üzerine basacaktı? Ne zaman ezilecekti kim bilir?
Yavaşça doğrulurken “Yaşam düşlerde, çiçeğim. Yaşam düşlerde…” diye fısıldadı.
Gözlerini ayırmadan bir adım geri çekildi. Apartmanın kapısından içeri girdi.
Önünde kendine ait boş bir gün vardı.
İçinde çiçekli, masmavi bir kıpırtı.