1979’da İstanbul’da doğdu. Kadıköy Kız Lisesi mezunu. Akademi İstanbul’daki eğitiminin ardından iş hayatına, McCann Erickson Reklam Ajansı’nda yönetici asistanlığı yaparak başladı. Yazma isteği ağır basınca, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde reklam yazarlığı alanında eğitimlere katılarak, kreatif ekibe geçti.  2007-2010 yılları arasında McCann Erickson’da sürdürdüğü reklam yazarlığı işine, Sosyal Medya İletişim Danışmanlığı’nı da ekleyerek mesleğine freelancer olarak devam etti.    

Yazı ve öyküleri, Trendsetter, İzedebiyat, Eşik Cini gibi basılı kaynaklarda, Hürriyet Agora, altZine ve Avlaremoz gibi elektronik edebiyat dergilerinde yayımlanan Ömür İsfendiyaroğlu Balkanlı, İstanbul’da yaşamaya ve yazmaya devam ediyor.  

 

O titrek, beyaz ışık altında ne zamandan beri oturuyorsun? Beyaz tahtada yazılı harfler üzerine üzerine geliyor. Insight, Call to Action, Deadline! Akşamın 21.00’ında revizyon beklemen normal. Bu hafta bunu en az üç kez daha yapacaksın. Yarın sabahki toplantıyı set ettin. Sabah 09.00’da Black Room’da…

Boş boş karşıdaki tahtaya bakmaya devam… Ekstra Ticket’ın, fazla mesain, kuruşu kuruşuna yatacak sonuçta. Evine de araçla gideceksin, daha ne olsun. Millet böyle işi arıyor da bulamıyor. Eğlence desen sizde var, para desen gırla! Şu an maaşının üçte birini verdiğin spor salonunda bir koşu bandı üzerinde olmayı mı tercih ederdin, yoksa o hiç sevmediğin Ömür Hanım’ın doğum gününde yüzünde zoraki bir gülümseme ile hiç girmek istemediği yeni yaşına kadeh kaldırmayı mı dilerdin?

  1. Hiçbiri.

Bari hafta sonu ajansa gelmesen.

E-posta kutuna gelen “Acil” başlıkları arasından müşterinin revizyonu konfirme ettiği maili buluyorsun. Yüzünde bir gülümseme, ayağındaki topuklu ayakkabıları çıkarıp masanın hemen altındaki dolabına koyuyorsun. Ayağına geçirdiğin lastik pabuçlar mı, yoksa yarım saate kalmadan buradan çıkacak olma fikri mi seni daha fazla rahatlatıyor emin değilsin. Adımlarını hızlandırıp koridordaki asansörün önüne kadar geliyorsun. Soğuk metalik çağrı düğmesine bastığın an hiç kimse ile karşılaşmadan bir an önce ajanstan çıkmak niyetin. Sağ elinin işaret parmağı düğmeye basar basmaz asansör kata geliyor. Diğer elinle kapıyı kendine doğru çekip kendini içeri atıyorsun. Biriyle karşılaşmak sadece oyalayıcı değil, aynı zamanda tek bir kat için asansör çağırmış olmanın mahcubiyeti ile seni renkten renge sokacaktı; neyse ki olmadı.

Asansörden inip boynundaki kartı hemen önünde duran turnikelere okutup duyduğun sesle kendini dışarı atıyorsun. Resepsiyonda biri olsaydı seni eve götürecek aracın hazır olduğunu söylerdi ama bu saatte kimse yok. Yine de elindeki zarfı yarın sabah kuryeye verilmek üzere bankonun üzerine bırakıyorsun. Dışarı çıktığında ajansın girişinde duran araçlardan birinin seni beklediğini görüyorsun. Peki senin beklediğin ne? Bilmiyorsun. Başını kaldırıp etraftaki diğer binalara, yeni yapılan plazalara bakacak gücün bile yok. Tek istediğin eve gitmek. Arabanın arka kapısını açıp kendini koltuğa atıyorsun.

“İyi akşamlar Şenol Abi.” 

Şenol Abi sadece senin nereye gideceğini bilmiyor. Yine mesaiye kaldığını, yorgun olduğunu, bir an önce eve gitmek istediğini, aklında bir sürü iş olduğunu, sabah 09.00’a toplantı konduğunu ve sadece susmak istediğini biliyor. Radyoyu açıp tek şarkı sonrası gelmesi muhtemel bir radyo spotu ile işten henüz çıkan Nil’in yeniden iş düşünmesini istemez. Şenol Abi iyi biri. Arabayı da iyi sürüyor. Radyoyu açmayı teklif bile etmiyor. Trafik açık. Pencere açık, içeri dolan ılık rüzgâr sana mevsimin değiştiğini hatırlatıyor. Aydınlık bir havada işten çıkabilirdin ama olsun. Çok değil, yirmi yirmi beş dakikada evine geliyorsun.

Çantanın içinde elini biraz gezdirdikten sonra parlak soğuk metal anahtarlarla buluşman arasında pek zaman yok. Çabucak kapıyı açıp kendini içeri atıyorsun. Elindeki ceket, çantan, ne varsa girişe bırakıp mutfağın da içinde olduğu salonuna geçiyorsun. Aç olsan yemek hazırlaman gerekirdi. Ama değilsin. Buzdolabını açıp kapağında duran dünden kalma şarap şişesini tezgâhın üzerine bırakıyorsun. Önceden açılmış şişeyi açmak kolay. Bir kadeh çıkarıp onu da yanına koyuyorsun.

Ne oldu, bir şey mi unuttun? Ne bu telaş.

Mutfağı geçip salondaki büfenin çekmecelerini açıyorsun. Kitaplığın üstüne, kitapların arasına, raflardaki kutuların içine bakıyorsun. Sonunda elinde bir kadeh kırmızı şarap, boş beyaz bir A4 kâğıt ve kalemle salondasın.

Yeni bir başlangıç…

Ajans bünyesinde 1995 yılından beri sürdürdüğüm…

İstifa ediyorum…

Gereğinin yapılmasını arz ederim…

Kelimeler zihninde uçuşuyor. Elinde kalem, boş kâğıt sana, sen ona bakıyorsun. Kadehteki şaraptan büyükçe bir yudum alıyorsun.

Yarın sabah kirayı ödemen, aidatı Ali Efendi’ye vermen, annenin istediği o şık bluzu almak için öğlen arasında AVM’ye gitmen lazım. Kâğıdı, kalemi, hatta boş kadehi olduğu yere bırakıp odana geçiyorsun.

Üstünü başını çıkaracak, pijamalarını giyecek, makyajını silecek, belki bir duş alıp alarmını kuracak, yatağına gireceksin.

Sabah 09.00 toplantısı, biriken e-postalar, gelecek hafta gireceğiniz konkur hepsi aklında…

Saat gece yarısını geçmiş geçmesine de…

Yarın günlerden ne? Hangi mevsimdeyiz?

Onu bile bilmiyorsun.