2004 yılında Çukurova Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu; Marmara Üniversitesi'nde Türk Dili alanında yüksek lisans yaptı. Spor yapmayı ve kitap okumayı çok seviyor. İngilizce öğrenme serüveninde sonlara yaklaşıyor. Yazmanın ve okumanın en büyük terapi olduğuna inanıyor. Tüm zorluklara rağmen öğretmenlik mesleğini sürdürmeye devam ediyor.

Kentler, tüm insanlığın biyografileridir. Kimsenin adını, kimlik numarasını bilmeyiz ama kent onların hepsini tanır ve günlüğünü tutar.
Şehirlerin mimarileri, çağlarca insanlara ilham vermiştir ancak bana göre o mimarileri anlamlı yapan insanların o binalara yaslanması, o binalarda yaşamasıdır.

İlk insanlar, mağaralara çizdikleri resimler ile kendilerinden dünyaya ve çağlarına izler bırakmıştır. Biz o resimlerle bir çağa, yaşama tanıklık ettik. O resimler üzerinden bilim yaptık, sanat yaptık.

Gri betonlar üstündeki murallar; o şehrin insanının dünyasını, renklerini anlatır. New York gibi büyük, soğuk, gökdelenlerin rol çaldığı bir kentte doğmuş duvar resimleri yani “mural”. Berlin, Lizbon, Melbourne, Tiflis gibi şehirlerde de popülermiş. Bu bilgilere eriştikten sonra gittiğim kentlerde gözümü dört açtım ya da Kadıköy’ün sokakları daha da anlam kazandı, gözümde. Tiflis ve Belgrad ise beni çok etkiledi. New York’a gidersem eminim etkileneceğim çok fazla getto olacak. Neden getto? Çünkü “mural”lar gettolarda doğmuş. Sınıfsal bir sanat olarak başlamış. Şehirde sosyo-ekonomik olarak zayıf insanların “Ben de varım.” deme şekli olarak doğmuş.

Tiflis gezimde, duvarlarda gördüğüm resimleri incelemek için epey vakit ayırdım. Bu, bana açık hava müzesinde geziyor gibi hissettirdi. Belgrad’da gördüğüm reklam, bana yaratıcılığın şehirden gelip geçenleri dahi etkilediğini gösterdi. Bunun bir ifade biçimi olduğunu ve şehrin bu ifadeye tanıklık etmesinin bilinçli bir seçim olduğunu düşündüm. Sonra “mural”lar hakkında araştırmalar yaptım. Okuduğum bir yazıda, bu resimlerin sosyal bağı güçlendirdiği, şehri estetik bir hâle dönüştürdüğü yazıyordu. Mesela bir sokak sanatçısından alıntıladığım aşağıdaki kısımda yerli halkı onore etmek için kullanılan bir proje imiş.

“…..Ernest Zacharevic (Georgetown veya Ipoh) tarafından tanıtılan kamusal sanatlar bir fenomen yaratmayı başarmıştır. Ernest, sanat eserlerine yönelik temasını genellikle toplumun günlük yaşamından alarak yerel kültürün eski cazibesini arttırıyor. Eserleri sadece turistlere hitap etmekle kalmadı, yerlilerin de kalbine dokundu ve onları gururlandırdı. Georgetown ve Ipoh’taki kamu sanatı kentsel yenilenmeyi tetikledi.”

Berlin Duvarı’ndaki öpüşen adamlar, bir politik imge olarak dünya tarihine damga vurdu. Berlin Duvarı nasıl bir kentin ve dönemin sembolü olduysa bu resim de Berlin’le birlikte anıldı, anılıyor, anılacak.

Bu kentler kimseye ait değil ama duvarlarındaki resimler, izler tüm insanlığa ait. İnsanlar nasıl yaşadığı yere aidiyet hissini katmak için evini kişiselleştiriyorsa sevdiği tablolarla, objelerle süslüyorsa murallar da şehre aynı hisle yaklaşan insanların eylemidir. Kentlerin duvarlarına çizilen resimler, sanat içeriyor ama aynı zamanda da kentin insanlarının çığlıkları, sessizlikleri ya da aidiyetleri.

Kentleri süsleyen duvar resimleri ilgimi çektiğinde kentleri bu gözle gezdiğimde biraz araştırma yaparken insanların evlerine de resim çizdirdiğini öğrendim. Ayrıca bunun bir iş kolu olarak yaygınlaştığını gördüm. Tüm her şey, insanların yaşadıkları alanlara (ev, ofis, kent…) iz bırakma isteğini düşündürdü. Esaretin Bedeli filminde Brooks’un her yere “Brooks was here.” yazmasını anımsadım. İnsanlar yaşadığı yere adını, kokusunu, izini bırakır. Bu varoluştur. Kentler, bizim varoluşumuzun şahitleridir. Ancak sanat eserlerinin üzerine ya da ağaçlara aşkını kazımak ile “mural”ı kıyaslamak yanlış olacaktır. Bunun adı bana göre duvar sanatı değil “vandalizm”dir.

Düşündüğümüzde öğrenci olaylarının yaşandığı 70’ler Türkiye’sinde duvarlara yazılan sloganlar ve üst üste yapıştırılan afişler… Hepimize o mahallelerin politik kimliklerini, yaşayanlarının kültürlerini, beklentilerini göstermedi mi? “Gezi Olayları”ndaki sloganların yaratıcılığından ve o dönem sosyolojik bir olaya yön verdiğini gördük. Yani şehirlerin tamamen duvar yazıları ve resimleri ile dillendiğini düşündüm.

Duvar resimleri, önünde fotoğraf çektiren gençlerin postları ya da storyleri de şu koskoca evrende, uzayda kendine yer ediniyor. Boş arsalarda bırakılmış kullanılmayan arabaların, otobüslerin üzerinde gençlerin isyanını okuyoruz. Toplumun mizahını, bakış açısını görüyoruz. Nasıl ki anılar, günlükler, mektuplar tarihe ve sosyolojiye kaynaksa murallar da artık o kaynakların arasında yer edinecektir, bence.

İnsan, yaşadığı evrene iz bırakandır. Hatta bana göre resimlerin renkleri de dönemin ruh hâllerini yansıtıyor. Siyasi gündemin yoğun olması, doğal afetler, savaşlar, ekonomik krizler, göçmenlik… İnsanların bıraktığı ize renk olarak yansıyacaktır.

“Murallar, toplumsal iz mi yoksa bireysel iz midir?” bu yazıyı yazarken aklımda bu soru belirdi. Bu soruyu araştırırken de bu konu ile ilgili Balat ve Yeldeğirmeni semtlerinin araştırıldığı ve bir tez yazıldığını gördüm. Yorgun ve yaşlı İstanbul için yazılmış onlarca eserin üstüne duvar resimlerinin artışı da İstanbul’u taçlandırıyor.

Murallar, bir kente insanların bıraktığı ses, çığlık, iz. Ne dersek diyelim ama şehirlerin ruhu demeyi ihmal etmeyelim. Eskileri siler, yenileri dönüştürür ama çok şey anlatır. İnsanlar gidecek ama murallar ve kentler yaşamaya devam edecek. İzleriyle birlikte.