Alet dolabında rengârenk bir çark bulmuştu. Çarkın üzerinde en canlı tonlarıyla kırmızı, turuncu, yeşil, mor, mavi, sarı olmak üzere tam yedi renk üçgeni vardı.
Parmağıyla hafifçe bir fiske vurduğunda çark usulca dönmeye başlıyor, hız kazanınca da renkler birbirine karışarak görünmez bir renksizliğe dönüşüyordu. Daha güçlü bir dokunuşla iyice hızlandığında ise göz kamaştıran bir parlaklığa ulaşıyordu.
Gözleri parlak ışığın etkisiyle yanarak uyandı. Sabah olmuştu; ancak odanın loşluğunu hemen algılamak yerine, parlak ışığın biraz olsun azalmasını, gözlerinin yeniden sabahın erken alacasını seçebileceği kıvama gelmesini bekledi.

Görüşü yerine gelir gelmez önce ayaklarını yataktan önce sarkıttı, sonra bir iki kez sallandırıp kalktı ve banyoya yöneldi.
Günlerden pazardı. Sessizliği dinledi. Derin dinginlik onu yeniden uykuya çekmeye öylesine teşneydi ki, “Ah, keşke” dedi içinden.
Uyku, bolca hırpalanan ruhunun yorgun yanı için her zaman alacalı atlas bir örtü olmuştu. Yatağına geri döndü. Henüz ılıklığını kaybetmemiş yorganının içine girip kozasında yüzyıllık uykusuna dalacaktı; kararlıydı.
Gözlerindeki yakıcı ışık geçmişti geçmesine ama belli ki onu kolay kolay bırakmayacaktı. Şimdi o şimşekli yakıcılık göğsündeydi.
Teyzesinin sehpasındaki, çay suyuyla çiğ beyazlığı dönüştürülmüş zarif dantel örtü; sağ omuzundan göğsüne, oradan da sol omuzuna esniyor, hiç bitmeyen bir tığ durmadan danteli uzatıp sündürüyordu.
Tiril tiril bir danteldi; tıpkı bahçe kapısının camından içeriye gölgesi vuran mor salkımın dalları gibi serin olmasını beklerdi. Oysa sinsi sinsi yakıyordu.
“Bir yudum su…” dedi. Akşam yatmadan önce yediği can erikler kalmıştı midesinde demek ki. Akşam sekizden sonra yiyip içmek hiç yapmadığı bir şeydi oysa.
Çocukluğundan beri yeni çıkan can eriklere dayanamazdı. Yine öyle olmuştu; kural mural tanımayıp kendini tutamamış, yemişti.
Suçlu suçlu başucundaki termosuna uzandı. Bir yudumda yatışırdı, biliyordu; yemek borusundaki yanma birazdan dinerdi.
Oysa ne yakıcı yanma geçmeye niyetliydi ne de dantel örtü göğsünden toplanıp kalkmaya…
Serin bir yudum daha, bir yudum daha derken oda kapısındaki tırmalama sesleri geldi kulağına.
Şekernaz kedi içeri girmek istiyordu. Mama kabı da su kabı da içerdeydi.
Yaşı ve görmüş geçirmişliği nedeniyle diğer iki yavrudan daha ayrıcalıklıydı. O içeri girebilirdi. Kendisi isterse onunla kalırdı; gerçi bu da çok ender olurdu.
Kapı açıldı, Şekernaz girdi, doğruca üzerine zıpladı. Daha “Sıkıntım var, bari sen yapma!” demeğe kalmadan, bacaklarının üzerinden karnını ezip geçerek yanan göğsüne tüylü gövdesini pervasızca yaydı. Burnuyla, hiç istifini bozmadan nefesine yöneldi. Dinledi dinledi… Bir an duraksadı. Başını çevirip baktı, sonra gerisin geri ayakucuna vardı ve bacaklarını ve kuyruğunu altına alıp oturdu.
Nefes alamayan, dantel örtüye dolanıp da onu defetmeye çalışan bu sefer kendisiymiş gibi hırıldamaya başladı. “Eyvah! Kustu kusacak” diye bekledi; kendi sıkıntısını hiçe sayarak. Kusarsa ne yapardı? Kusmukla nasıl uğraşırdı? Her yere yıvış yıvış yayılıp yapışacak sıcak sıvının kâbusu içini kaldırdı ama neyse ki korktuğu olmadı. Şekernaz nefesini bilgece sakinleştirdi ve uykuya dalacakmış gibi oldu.
Sonra ani bir karar değişikliğiyle uyumaktan vazgeçti. Yatağa sıçradığı çeviklikle bu kez pat diye yere atladı. Doğruca kapıya yöneldi.
“Açın!” der gibi dönüp geriye baktı. Kapı açılınca eşikte durdu, son bir kez dönüp baktı ve ardından gözden kayboldu.
Kamaştıran ışık bu kez her yerindeydi. Gözlerinden göğsüne, ayak ucuna kadar…
….
Bağlandığı monitörlerin yapay, küstah çığlıklarına gözlerini açtı. Bakabildiği dar alanda, tavandaki çiğ aydınlatma ışıklarının arsızlığını fark etti; ancak zamanın ve mekânın gerçek mi yoksa bir kurgu mu olduğunu bir türlü idrak edemiyordu.
George Orwell’in ünlü ekranında mıydı, yoksa Gazze’deki bir hastanenin dehlizlerinde unutulmuş bir sedyede mi yatıyordu?
Bir yerleri acıyordu ama derin, serin bir dehliz de onu karanlığın en dibine çekiştiriyordu.
….
Komşusu Hadi Bey, parmakları kesilmiş, incecik avucunu umarsız bir çabayla uzattı. Onun da tüplerle ve ince hortumlarla dolu kolunu uzatması işten bile değildi ama yapamadı. Çünkü parmakları kesilmiş avucu incecik, mor damarlı kolunun bileğinden aşağıya sarkmıştı ne yazık ki.
Tutamamış, bu âlemdeki hayatına veda edememişti.
“Komşuyduk biz,” dedi. Sesi titriyordu, gözleri buğulanmıştı ama ağlamayacaktı. “Böyle yalnız konulmak var mıydı?”
Hadi Bey’in mücadelesi, onun için gizli bir güçtü. Evlerinde, o savaşa rağmen hüzün ve karabasan hiç yer bulmazdı.
Şimdi savaş bitmiş, saflar belirlenmişti. Beri yanda kalanlarla gidenler sıraya girmişti.
Ilık, hatta yazın ilk sıcak günlerinde Hadi Bey’e “son veda” yı da o ediyordu; hayatın bu tarafından ardından el sallıyordu.
……
Bulaşık makinesinin kapağını açtığında önce epey silik, sonra “Öteyim mi, ötmeyeyim mi?” ikileminde hayli kararsız, ardından da yüz bulup şımarmış bir piç kurusu hırçınlığıyla bas bas bağıran sesini, kapağı çaaat diye hırsla ittirip kapatarak can havliyle kesti
Neydi bu şimdi?
Ardından, gelecek soğuklara kadar yıkanıp paklanmış dinlenmeye bırakmak için attığı polar battaniye, dünyaca ününü hâlâ koruyan kibirli çamaşır makinesine “Neydi bu şimdi?” dedirtmişti aynı günün akşam üstünde. Haspa makine, yeni seçilen programı mı beğenmemişti acaba?
Yıkamaya çoktan başlamasına rağmen habire tırık tırık kendini resetleyip formatlıyor gibiydi…
“Amaaan n’aparsan yap!” deyip arkasını döndü ama ünlü astroloğun Instagram’daki kehanetlerine gözü ilişince kendini üçüncü kez “Neydi bu şimdi?” demekten alamadı.
Yıldızların kavuşmasında krizler, kayıplar, hasarlar, manyetik alanlar ve NATO önlemleri çerçevesinde uzaydan izlemeler ve yönlendirmeler vardı. Demek ki aletler çokça bozulacak, hayatlar kaybolacak, yaşam mumları titreşecek ve kriz dantelleri bolca örülecekti.
……
O gün, gencecik, güzeller güzeli İnci’nin bu dünyaya veda edeceğini ise henüz hiç kimse bilmiyordu.