İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü tamamladı. Öğrencilik yıllarında kısa öyküler yazmaya başladı ve guaj ile karışık teknik üzerine resim çalışmaları yaptı. Eserleri, dönemin Maya Sanat Galerisi tarafından kabul edildi.

Mesleki kariyerine Şişecam, Elginkan Holding ve Sabancı Holding gibi önde gelen holdinglerde finans ve bütçe alanlarında devam etti. Bu süreçte İstasyon Sanat Merkezi’nde atölye dersleri aldı. 2015 yılında kurumsal hayatı sonlandırarak yönetim danışmanlığı yaptı. Aynı dönemde Londra Bricklane Gallery’de tuval üzerine akrilik teknikle yaptığı eserlerini sergiledi.

Sanatsal çalışmalarını tasarım alanına yönlendiren sanatçı, mobilya, mücevher, kent mobilyaları ve günlük kullanım objeleriyle sanatı birleştiren tasarımlar geliştirdi. İstanbul Tasarım Bienali için terkedilmiş bir köyün yeniden canlandırılması üzerine bir proje hazırladı.

2025 yılında İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat Yönetimi Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Disiplinlerarası sanat, mimarlık, şehir ve sanat ilişkisi, mitoloji, kültürlerarası sanat ve tasarım gibi alanlarda çalışmalar yapmaktadır. Sanat ve disiplinlerarası sanat üzerine yazılar yazmakta, yaratıcı çalışmalarını kamusal alan sanat projeleri ve disiplinlerarası tasarım odaklı olarak sürdürmektedir.

‘’WUNDERKAMMER’’ OLARAK ‘’KİREMİTTE ALABALIK / BİR RÜYANIN PEŞİNDE’’

Galeri Selvin / 14 Mayıs – 6 Haziran 2026 tarihleri arasında düzenlenen sergi için notlar

Bize bir kitabın kapılarını açan, bizi o evrenin içine çeken asıl güç nedir? Çocukluğumuzun masal kitaplarından yetişkinliğimize uzanan süreçte, zihnimizin kıyısında köşesinde bir imge olarak parıldamaya devam eden o sihir nereden gelir? Bir anlatının arkasında saklanan görsellik; kişiliğimizde, beğenilerimizde, hatta düşünce dünyamızda nasıl bir iz bırakır?

Hoffmann’ın Fındıkkıran öyküsündeki farelerden ilk başta korkmayıp, sonradan onlara karşı belirsiz bir çekince geliştirmek ya da Gogol’ün Nevski Caddesi’nden çıkıp İstanbul’un karlı bir gününe taşınan o tekinsiz büyü… Hepsi tam da bu belirsiz edebi imgelerin gücünden beslenir. İmgeler, dünyamıza zamansız bir koridordan süzülürken algılarımızı, düşlerimizi, beklentilerimizi ve hatta hayal kırıklıklarımızı şekillendirir.

Feridun Oral’ın Galeri Selvin’deki kitap sergisi, tam da bu türden bir birikime kapı aralıyor. Bir yazar ve sanatçı gözüyle biriken imgelerin, düşsel bir kimlikle ve özgün bir plastik dille bize ulaştığına tanık oluyoruz. Aslında galeriden içeri adım attığınız anda sizi karşılayan ilk duygu, görkemli bir nadire kabinesinin (wunderkammer) içinde olma hissi oluyor. Nadire kabinelerinin hem kişisel merakı kışkırtan hem de ilham veren o çok katmanlı yapısını, sergiyi gezerken bizzat deneyimleyebiliyorsunuz.

Bu noktada, galeride hissettiğimiz o büyüleyici atmosferi anlamlandırmak için nadire kabinelerinin tarihsel kökenine bakmak gerekiyor. Kökeni 16. yüzyıl Avrupa soylu kültürüne dayanan ve literatürde “Wunderkammer” (Nadire Kabinesi) olarak bilinen bu olgu, Samuel Van Quiccheberg’in 1565 tarihli kitabıyla sistematik bir kimlik kazanmıştır.

Quiccheberg’e ve günümüz sanat tarihçilerinden Patrick Mauriès’e göre bu yapılar, evrenin tüm bilgisini tek bir mekânda toplama arzusunun ürünüdür. Bazen küçük bir dolap, bazen de labirentvari bir oda büyüklüğünde tasarlanan bu yapılar, birer **”dünya sahnesi”**dir. Bu sahne kendi içinde beş temel kategoriye ayrılır: Yapay eserler (artificialia), doğa unsurları (naturalia), bilimsel araçlar (scientificia), egzotik nesneler (exotica) ve mucizevi objeler (mirabilia). Dünyanın dört bir yanından toplanan bu koleksiyonlar; bilimin, sanatın ve mistisizmin sınırlarında katmanlı bir evren tasavvuru sunar.

İşte Feridun Oral’ın Galeri Selvin’deki sergileme pratiği, izleyiciyi tam da bu 16. yüzyıl entelektüelinin keşif merakıyla baş başa bırakıyor. Kitap sayfalarından taşan her bir desen ve nesne, modern birer naturalia veya artificialia parçası gibi karşımıza çıkıyor.

Dell’Historia Naturale, Ferrante Imperato, 1599, nadire kabinelerinin bir illüstrasyonu

https://www.thecollector.com/cabinet-of-curiosities-museum-wunderkammer/

 

Feridun Oral’ın bu sergisini bir nadire kabinesine yaklaştıran düşsel izlek, izleyiciyi bir yandan kitabın saklı evrenine, bir yandan kendi kişisel bellek pencerelerine, diğer yandan ise öykünün kahramanı hayali sanatçı Felicio O.’nun 15. yüzyıl çocukluk ve gençlik anılarına götürüyor. Kitap boyunca, doğanın cömert unsurları ve zengin ilgi alanlarıyla şekillenen, saygın bir ailenin öyküsüne tanıklık ediyoruz.

Tarihteki nadire kabinelerinde sıklıkla rastladığımız büyüleyici doğa unsurları (naturalia), kitapta ve sergi salonunda son derece güçlü bir imgesellikle karşımıza çıkıyor. Floransa kırsalından havalanan sülünler, bıldırcınlar, ardıç kuşları ve ördekler; titizlikle işlenmiş arılar ve sinekler; mitolojiden sızan ejderhalar; çeşit çeşit yabani bitkiler, incirler ve üzümler, bu düşsel atmosferin omurgasını oluşturuyor. Tüm bu flora ve fauna, bir noktadan sonra hem kurmaca karakter Felicio O.’nun hem de bizzat sanatçı Feridun Oral’ın kişisel koleksiyonunun zamansız parçalarına dönüşüyor.

Ardından, bu hayali sanatçının iç dünyası; Feridun Oral’ın usta fırçası, renkleri ve desen mantığıyla plastik bir gerçekliğe kavuşuyor. Kurulan bu eşsiz nadire kabinesi; katedraller, fresk esintileri, el yapımı çömlekler ve antik formlarla katmanlaşıyor.

Sanatçının gerçekliği düşe dönüştürdüğü bu evrende, Felicio O.’nun kalbini mühürleyen Beatrice de Dante’nin ölümsüz Beatrice’i ile yan yana yürüyor. Sergide bu düşsel sevgilinin kalp kırıklığı, doğanın kırılganlığı ve sertliği üzerinden somutlaşıyor: Aşkın naifliği kuş tüyleriyle çevrelenirken, ayrılığın ve özlemin acısı teni dikenlerle kanatıyor. Ancak düşlerden sızan bu kalp kırıklıkları, yine kitabın kendi rüya evreninde iyileşiyor. Tüm bu şifa süreci, sergideki eserlerin katmanlı dokusunda adım adım izlenebiliyor.

Kitapta yer alan her bir görsel, bu nedenle sergide adeta asırlık bir sandıktan yeni çıkarılmış canlı hatıralar gibi karşımıza çıkıyor. Sanatçı Feridun Oral’ın eşi tarafından incelikle işlenen nakışlardan, mimari dekorasyon parçalarıyla bütünleşen resimlere; arı kovanlarından gizemli ve düşsel hazır nesnelere kadar sergideki her eser, bizi kaçınılmaz olarak kitaptaki rüya evrenine çekiyor. İlginç olan şu ki, izleyici kitabı okumuş olsun ya da olmasın, karşılaştığı tüm bu imgeleri kendi kişisel belleğinden parçalarla kolaylıkla birleştirebiliyor.

Kitap boyunca kurgulanan anlatı o kadar güçlü bir gerçeklik zeminine oturuyor ki okuyucu, bunun düşsel bir sanatçının öyküsü değil, gerçek bir figürün biyografisi, hatta bizzat sanatçının otobiyografisi olduğunu hissediyor. Feridun Oral, bir doğa bilimci titizliğiyle türleri ve florayı anlatısına katıyor: “Terk edilmiş bir bahçedeki sığırkuyruğu otuna konmaya çalışan arılar, kiraz ağaçlarındaki narbülbülleri, rüzgârla sallanan ayçiçekleri, müge çiçekleri, irisler…”

Metni okurken, öyküdeki Ponte Vecchio Köprüsü’nde yürüdüğümüzü veya San Marco Manastırı’nın avlusunda dolaştığımızı hissediyoruz. Galeride ise adeta bu İtalya gezilerinden kalan kişisel seyahat hatıralarını, arşiv belgelerini inceler gibi eserleri izliyoruz. Böylece 15. yüzyıldan bir Floransalı sanatçının günlüklerinden sızan satırların samimiyetine kolayca ortak olabiliyoruz.

Serginin izleyiciyi bütünüyle sarmalayan en güçlü yanı ise eserlerin teknik çeşitliliği. Öyküdeki Felicio’nun elinden çıkmış hissi uyandıran bu zenginlikte; nakışlar, doğadan toplanmış organik parçalar, Feridun Oral’ın karakteristik çizimleri, heykeller, seramikler ve hazır nesneler büyük bir estetik hassasiyetle bir araya geliyor.

Sonuç olarak, Feridun Oral’ın bu kitap sergisi; bize sanat ve edebiyat arasındaki sınırların kalkabileceğini, bu iki disiplinin içten ve usta bir titizlikle nasıl iç içe geçebileceğini ve sanatın yalnızca uzaktan izlenen değil, bizzat içinde yaşanılan bir anıya dönüşebileceğini kanıtlıyor.