1947 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Galatasaray Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi’nde Sermaye Piyasası Hukuku ile Finansal Piyasalar dersleri verdi. Bu alanda Türk Sermaye Piyasası (iki cilt), Finansal Piyasalar ve Kriz, Ekonominin Adı Var adlı kitapları ile akademik makaleleri bulunmaktadır. Edebiyat alanında ise Ud Çalan Kadınlar, Hayat Dolmuşu, Levrek Buğulama da İstemeyin Ama adlı kitapların yazarıdır.

Yengenizin uyku sorunu var.

Uyku sözcüğü epeydir lügatinden çıktı kadıncağızın. Akşam olacak da yatağa girecek diye sıkıntısı daha ikindide başlıyor. Yattığında Ahırkapı feneri gibi yanıp yanıp dönüyor, dönüp dönüp yanıyor. O kıvır kıvır yanıp döndükçe bende de uyku beklemeyin. Sabah olup işe gittiğimizde o zehir zıkkım, bende surat iki karış. Uykusuzluğun zararını biz çekerken etrafımızdakiler de kendi paylarına düşeni alıyorlar. Daha doğrusu alıyorlardı demek lazım çünkü pandemi sonrası evden çalışmaya başladığımızdan beri zarar da ziyan da birbirimize karşı. Bu daha da kötü. 

Belki gözünüze çarpmıştır, geçenlerde gazeteler müzikle tedavi yöntemlerinin tartışıldığı bir tıp kongresinden söz ediyorlardı. İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir, biliyorsunuz. Kongreye katılan hekimlerden biri bizimkinin okul arkadaşıymış. “Gel senin şu uykusuzluğunu müzikle giderelim” demiş. 

Benim pek aklıma yatmadı. O kadar doktor dolaştık, çare bulamadık da müzik mi derman olacak derdimize? Sordum:

“Nasıl olacakmış bu?”

 “Çok kolay. Ben yatacakmışım, sen baş ucumda ben uyuyana kadar şarkı söyleyecekmişsin. Hepsi bu.”

 “Kızım sen benimle alay mı ediyorsun, böyle tedavi mi olur?”

 “Ayol bilimsel kongrede konuşulmuş, tartışılmış, tıp sana mı soracak nasıl olacağını?”

 “Yahu sen beni bu yaştan sonra tıp uğruna şarkıcı mı yapacaksın?”

 “Şarkıcılığı da nereden çıkartıyorsun canım? İşine gelmeyen şeyi büyütmekte üstüne yoktur zaten. Senin yapacağın şarkıcılık değil, bir çeşit doktorluk. Keşke şarkıcılık yapsaydın da kıyıda köşede üç kuruşumuz olsaydı.”

“Komşular ne diyecek bu işe? Duvarlar zar gibi…”

“Ayol komşulardan mı utanıyorsun şimdi de?.. Gençken duvarlar zar gibi diye tasalanmıyordun ama!”

Gözleri doldu.

“Yahu karıcığım dur, abartma, sen ne istedin de ben yapmadım? Bunun başka bir yolu yok mu diye düşünüyorum sadece. Radyo, Spotify falan…”

“Olmaz. Sen pasif kalırsan onlar çalarken uykuya dalarsın, kontak montak olur da yangın çıkar maazallah. Bir de evi mi yakacaksın şimdi?”

“Sen sinirlenince ne dediğini bilmiyorsun. Ev niye yansın cancağızım?”

“Tüpgaz patlamasından ev yanmış diye daha dünkü gazete yazmıyor muydu?”

“Yavrucuğum, bizim evde tüpgaz mı var ki yangın çıkartsın?”

“Bırak Alla’şkına… Bin dereden su getireceğine ‘olmaz’ de bitsin.”

“Karıcığım, bi dur hele, bi dur be birader! Ne söyleyecekmişim ben? Gençken dizime yatırıp napoliten şarkılar mırıldandığımda bile “Kusura bakma ama sesin de karganınkinden bir rütbe yukarda” dememiş miydin sen bana?”

“Ayol keyfimden dinleyecek değilim ya, ilaç niyetine!.. Baksana uyku bağışıklığın da temel direğiymiş. Covid’e movide yakalanırsam yararı dokunsun bari. Alaturka olacakmış.”

“İyi, hiç değilse. Alaturkanın altından iyi kötü kalkarız. Pop, rap olacağına… Peki nerede söyleyecekmişim?”

“Balkonda değil herhalde. Yatak odasında tabii ki.”

“Ayakta mı, oturarak mı?”

 “Onu sormadım. Sen söyle de nasıl kolayına gelirse öyle söyle.”

   Kadıncağız uykusuzluktan bitkin, perişan, gergin. Tedaviye geç kalmadan başlamak lazım. Akşama içimden fesuphanallah, dışımdan bismillah çekip “Bir bahar akşamı rastladım size” ile girdim programa, pardon tedavi seansına: 

 Bir bahar akşamı rastladım size, Sevinçli bir telaş içindeydiniz.

 Derinden bakınca gözlerinize Neden başınızı öne eğdiniz?

 Şimdi soruyorum büküp boynumu, Daha önceleri neredeydiniz?

   Nişanlı iken en sevdiği şarkıydı. Gözlerini kapadı. “Tamam, gidecek bu.” dedim. Selahattin Pınar’ın bestelerini söylemek de öyle her babayiğidin harcı değildir. Operada Donizetti neyse alaturkada da Selahattin Pınar o. Gırtlak ister, usul ister. Detone olmamak hüner ister. Şarkı bitti. Hop bizimki gözlerini açtı, bana dikti:

   “Teşekkür ederim hayatım, beni eski güzel günlerimize götürdün.”

   Eski güzel günlerde dolaşacağına uyku bahçelerine girseydi olmaz mıydı sanki? Neyse canım, sabırlı olmalı. Yılların uykusuzluğu bir şarkıya teslim olacak değil ya. İkinci şarkımız Osman Nihat Akın’ın Nihavent makamındaki eseri “Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin.” Bunun sözleri yanlış anlaşılır diye korktum, daha uygun bir çağrışım için Şekip Ayhan Özışık’ın “Ne zaman geleceksin”ine daldım. Uykudan yana ne gelen var ne giden. Söz ve müziği Zeki Müren’e ait bir eser: “Zehretme bana hayatı.” Yok zehredecek. Gözünü kırpmadan dinliyor. Birden aklıma geldi, bizim hanım acemkürdi makamını beğenir. Nın nın da nın nın diye bir ara taksimi yaparak geçiverdim acemkürdiye: “Gel ey denizin nazlı kızı.” Nafile. Denizin de bir yararını görmedik. Acaba dedim, daha ağır eserler mi okumak gerekiyor? Şöyle bir yokladım repertuarımı, beste var, güfte yok dağarcığımda. Ne yapalım, biz de beste mırıldanırız. Tennenni tenana… Tennenni tenena diyerek iki-üç şarkı da öyle geçtim. Ağır eserler neredeyse beni ayakta uyutacak, ona bana mısın demedi. Merhametlidir de:

   “Yorulduysan oturarak söyle şekerim.”

   Çok mersi deyip meyhane masasına buyur edilen şarkıcı gibi yatağın kenarına iliştim. Şimdi ne söyleyelim? Ağırlardan sonuç alamadığımıza göre haydi biraz da hızlanalım, eller havaya yapalım. Bakarsın bu işe yarar. Bildiğim ne kadar İstanbul ve Rumeli türküsü varsa hepsini söyledim. Âşık Veysel’lere, Neşet Ertaş’lara hiç girmedim. Bir ara düşündüm, acaba İkinci Macar Rapsodisi’nin Friska bölümünü ya da 1812 Uvertürü’nün top atışlarını seslendirsem korkudan sinip uyur mu? Denemeye değer ama o bunları Karajan ve Berlin Filarmoni’den dinlemiş kadındır, “Orası öyle değil, böyle olacaktı.” deyip akşam akşam benim asfalyaları da attırabilir.

   Düşünürken uyuyakalmışım. Hanım acımış durumuma da uyandırmamış. Bütün gece öyle horlamışım. Sabah olur olmaz arkadaşı doktorun yolunu tuttu. Doktor:

   “Olabilir, demiş, yıllarca uykusuz kalan bünye tedaviye hemen bir seansta yanıt verecek değil elbette. Devam!”

   Başıma gelecekleri bildiğimden akşam olur olmaz iki su bardağı koyu kahve içtim. Sahne düzenimde bir iki değişiklik yaptım. Bir de yine uyuyup kalırsam elbiselerle yatmayayım diye pijamalarımı giydim. Odanın ışığını da karartma günlerinde olduğu gibi mavi kaplama kâğıdıyla zayıflattım. Gelirken çarşıdan bir de tef almıştım. On bire doğru başladım çalıp söylemeye. Programı “Solsam da sararsam”la açtım. Ardından eski-yeni bildiğim ne kadar şarkı varsa geçtim elimde tef, üstümde yollu pijama. Ben geçtim, hanım uykuya geçmedi. Yahu bu ne iştir böyle? Can havliyle köçekçelere vurdum kendimi. Ardından oyun havaları, Atatürk’ün sevdiği şarkılar da para etmeyince son çare olarak marşlarımız aklıma geldi. Yedek Subay Marşı’yla başladım:

   Türklüğün öz cevheri taşar temiz kanından, Yedek subay ölür de dönmez er meydanından.

   Ben yedek subaylığımı ilk kısa dönemde yaptım ama olsun, marşın sözlerini öğrenmişim bak! Silah kullanmasını öğrenecek zamanımız ise olmadı, bizi harici kıyafet bile vermeden terhis ettiler. Bölükte torun tombak sahibi adamlar vardı. Yıllarca “kısa dönem ya da bedelli askerlik ha çıktı ha çıkacak” diye beklemişler, yaş almış, göbek salmışlardı. Aramızda dünya çapında müteahhitler, ünlü profesörler, Amerika’nın hep işittiğimiz tıp merkezlerinde çalışan doktorlar, denizlerde köprü yapmış mühendisler, sahnelerde ödül almış sanatçılar vardı. 

   Lisede haftada bir saat verilen resim dersine kızıl ve uzun saçlı, kırmızı burunlu bir hoca gelirdi. Ressamdı. Biz ise haylazdık. Bir defasında boya alması gerekmiş, masanın üzerine iki elma bir portakal koyduktan sonra “u”ları söyleyemediğinden şamata yapıp duran sınıfa “sooos serseri alayı, ben boyacılara gidiyorum, siz bu natürmortoyu çalışın” diyerek çekip gitmişti. Natürmort da tabii hemen oracıkta tam mort olmuş, anında midelerimize inmişti.

   Askerî okuldaki kısa dönem başıbozuk alayının da bizim lisedeki “serseri alayı”ndan pek farkı yoktu. İlk günkü talimin ardından ertesi sabah içtimaa postal yerine şişen ayaklarda parmak arası terliklerle çıkılınca işin rengi daha o günden belli olmuştu. Bölük komutanımız olan genç yüzbaşı, “Yahu şu askerliğiniz bir an önce bitsin diye dua ediyorum, en küçüğünüz benden büyük. Yedek subay öğrenci diye çağırsam, hiç de öğrenciye benzer hâliniz yok, abi desem olmaz, burada öyle bir rütbe yok.” diye dert yanmıştı. Süremiz dört aydı ama ben fiilen tam tamına otuz beş gün orada kalabildim. Hemen ilk günlerde bir hastalık nedeniyle hastaneye sevkimi yaptırdım. Röntgenimin çekilmesi gerekiyordu. Ne mümkün, bir sıra var ki uzayıp gidiyor. Herkes bekleşiyor. Birkaç saat ayakta dineldikten sonra kayıt yapan başçavuş bağırdı: “Bugünkü kontenjanımız doldu, isteyene yarın için kâğıt vereyim.” Kaçırır mıyım? Ertesi güne kâğıt aldım. Ertesi gün, yine aynı kalabalık yine aynı sıra. “Benim işim acil değil, bana yarın için kâğıt verseniz de olur.” dedim. Ertesi gün bir sonraki güne kâğıt aldım. Dört ay dediğin nedir ki, hastanede röntgen kuyruğunda geçti gitti. Sabahları birlikten hastaneye gelip kâğıdımı aldıktan sonra da tabii doğru eve yengenizin yanına gidiyordum. Akşamları o beni arabayla Askerî Okula bırakıyordu. İçerde geçirdiğim otuz beş günün bir bölümü de cumartesi-pazar günleriydi. Tatilde hastaneye sevkiyat yapılmadığından yengeniz okula geliyordu. O günlerde herkesin ailesi “aslan asker”lerini ziyarete kışlanın bahçesine doluşurdu. Çayır çimene yaygılar serilir, evden gelen börekler, dolmalar, kuru köfteler, tatlılar yenir, termoslar boşaltılırdı. Her aile bir ağacın gölgesine tezgahını kurardı. Maçka Demokrasi Parkı’nda ya da Caddebostan sahilinde piknik yapanlardan farkımız olmazdı. Harici kıyafet masrafı olmasın diye bize verilen, kimine dar kimine çuval giydirilmiş gibi gelen dahili üniformanın içinde saçları dökülmüş ya da ağarmış, göbeği hafiften ya da basbayağı fırlamış bir alay yedek subay öğrenci, yanında eşi, çocukları, hatta bazılarının torunları güle oynaya yer içerdik. Termoslar iki tane olurdu. Biri çocuklar, öteki büyükler içindi. Yanlışlıkla büyüklerin termosundan içen ufaklıkların “yandım anne” feryatları hepimizi güldürürdü. Anadolu’dan gelip İstanbul’da yakını olmayan arkadaşlara da bize gelen yiyecek-içeceklerden ikram eder, ailelerinin eksikliğini hissetmemelerini sağlardık.

   Ben dönemin büyük bölümünü dışarıda geçirdiğimden ayrılış günü geldiğinde tüfeğimi de teslim edememiştim. Aynı bölükte benden yedi yaş büyük olup da dört ayın tamamını devrimci disiplini içinde geçiren ağabeyimden rica etmiştim, “Tüfeğim silahhanede, onu sen teslim ediver lütfen!” demiştim. Bulamamış belki de bulmak istememiş küçük bir ceza ile aklım başıma gelsin diye. Valla, askeriye kısa dönem de olsa bir şeyler öğretiyor adama. Bakın en azından Yedek Subay Marşı’nı öğrenmişim.

   Marşı tüm kalbimle söyledikten sonra konserin final bölümünde Onuncu Yıl Marşı’na geçtim. Onu hepimiz biliriz. Arkasından “İzmir’in Dağlarında Çiçekler Açar ve Dağ Başını Duman Almış. Bu aslında bir İsveç türküsüdür ama biz biliriz, bizim sayarız, millî maçlarda hep bir ağızdan söyleriz. Sıra ihtilallerden bildiğim Harbiye Marşı’na gelmiş, onu da başarıyla söyleyip bitirmiştim ki kapıya güm güm vuruldu. Aşağı katta oturan emekli paşaydı. Nefes nefese çıkmış, konuşamıyor. Korktum. Oturtup su verdim.

    “Hayırdır inşallah, gecenin bu vaktinde marşlar duydum, bir hareket mi var?” diye sordu.

    Bir bu eksikti şimdi. “Yok sayın paşam, artık ihtilaller dönemi bitti hayırlısıyla, bakın siz de pazen pijamanızla buradasınız artık.” diye yatıştırıp yolcu ettim kendisini. Darbeler, muhtıralar, cuntalar, kalkışmalar görmüş, yaşamış paşa bunların bittiğine gerçekten ikna oldu mu bilmiyorum ama benim program burada bitti.

   Sabaha yengeniz yine doktora koştu, ben evde kaldım. Aynaya baktım, gözlerim uykusuzluktan ve yorgunluktan kan çanağına dönmüş. Elimi kaldıracak, ağzımı açacak durumda değilim. Allahtan evden çalışıyoruz da kimse görmüyor bu hâlimi. Bu evden çalışma işi iyi oldu. Gerçi sokağa çıkma yasağı uzun sürünce etrafımızda seviyeli birlikteliği olanlar biraz huysuzlandılar ama bu onların sorunu. Bizde biraz karı-koca hırlaşması arttı. O kadar yan tesir de olacak tabii. Doktor dönüşü müjdeli haber geldi:

   “Kocacığım iş anlaşıldı.”

   “…”

   “Neden öyle anlamsız bakıyorsun yüzüme?”

   “…”

   “Hadi gözün aydın, bu gece sen de ben de mışıl mışıl uyuyacağız inşallah. Biliyorum perişansın ama sabrın sonu selamettir. Yolun sonuna geldik, ışık göründü.”

   “…”

   “Doktora tüm olup bitenleri anlattım. ‘Olamaz.’ dedi. ‘Mutlaka bir yanlış yapmışsınızdır. Kocanız hangi şarkıları okudu?’ Tek tek saydım. ‘Gördünüz mü işte, yanlış yapmışsınız.’”

   “?…”

   “Şekerim, meğer müzikle tedavide her makam ayrı bir hastalığa iyi gelirmiş. Soğuk algınlığına karşı “Isfahan”, baş ağrısına “Buselik” birebirmiş. “Hicaz”ın idrar zorluğuna çok yararı varmış. Uykusuzluk çekenlere ise “uşşak” makamı iyi gelirmiş. Senin söylediklerin arasında bir tek uşşak şarkı yokmuş hayatım. Doktor Üsküdar Musiki Cemiyeti’nin korosunda, bu işlerden anlıyor. Bana bunu başından söylemiş ama nedense ben atlamışım, sana söylemeyi unutmuşum. Boş yere yoruldun, bana da hiçbir yararı olmadı. Affet!”

   “…”

   “Hadi son bir gayret, Yapay’la görüşüp uşşak şarkılar hangileridir, öğreniver. Bakarsın tedaviye yanıt vermem zaman alır, her ihtimale karşı repertuarın geniş olsun. Hadi benim sanatkâr ruhlu kocacığım, hadi benim davudî bülbülüm. Vallahi rahmetli Zeki duysa seni alt kadrosuna alırdı. Hadi son bir gayret canımın içi.”