Otele vardığımda gökyüzü laciverte dönmüş, parlak yıldızlar teker teker belirmeye başlamıştı. Birden ağaçların üzerinde kocaman kırmızı bir uçan daire belirdi. Aman Allah’ım, bu da ne? Eylül mehtabı dedikleri tostoparlak ay karşımdaydı işte. Bakışlarım yakalanmıştı o an, çöktüm kaldım. Oturup biraz yükselmesini bekledim. Turunculaştı, kayısı rengine döndü, sonunda sarardı, tam da bildiğimiz hâlini aldı. Denizin üstünde parlayan uzun yolunu çizmişti çoktan. Anlaşıldı, bu gece bu denize girilecek.
Hızla odaya çıkış, açılan bavul, saçılan giysiler, ele geçirilen mayo ve lastik terlikler. Hazırım deniz ve mehtap. Benden selam olsun Dario Moreno’ya. Kumlar hâlâ sıcak ama yakmıyor tabanlarımı. Hızla ilerliyorum ayın gösterdiği yoldan. Etraf bomboş, otelde kalanlar akşam yemeği için giyinip süslenmek üzere odalarına çekilmişler besbelli. Bre aymazlar! Boş verin her şeye, gelin buraya, katılın bana, bu gece cennet yeryüzüne inmiş, görmez misiniz? Yok, kimse duymuyor beni, bana katılan yok. Zaten onları isteyen kim?
Buraya gelmek üzereyken arkadaşlarım “Bir başına gitme, sıkılırsın” demişlerdi de onlara cevabım “Yalnız tatil en güzel olanıdır” olmuştu. Ben daha önce denemiştim bunu ve her seferinde çok hoşlanmıştım. Ancak sakın yapayalnız olduğumu sanmayın, mutlaka birini seçerim benimle gelmesi için. Yanıma aldıklarımın yaşıyor olmasına hiç gerek yoktur. Benim için yeterince canlıdır onlar. Bu defa Ludwig Wittgenstein benimle birlikte. Beynimi zonklatan bu yakışıklıyı ve onun dertlerini seviyorum.
Terlikleri fırlatıp attım. Bu yıl ayaklarım ilk defa değdi suya, sonra bedenim ve suratım. Ağzıma doldurdum denizin suyunu iştahla ama yutmadım, yok daha neler, sadece tadına varmak amacıyla. Bu yosunlu ve tuzlu lezzeti ne çok özlemişim. Dümdüz yüzdüm ayın açtığı yoldan. Haz patlaması diye bir duygu varsa eğer, yaşadığım buydu. Sessizce süzüldüm içine, kucakladım onu, yumuşak kollarıyla sardı, bağrına bastı beni.
Onun parlak güzelliğine kapılıp nasıl da açılmışım kıyıdan. Birden fark edince titredim korkuya kapılıp. Suyun karanlıkta kalan yerlerinden iri deniz canavarları çıkabilirdi. Ya da yaprakları ip misali uzun ince yosunlar bacaklarıma dolanıp beni derin sulara çekebilirdi. İşte o anda haz ve keyif yok olup gitti. Korku sardı bütün bedenimi. Telaşlı kulaçlara karışan saçma sapan nefeslerle apar topar kıyıya ulaştım. Sığ suda çocuklar gibi ellerimi ayaklarımı çırparak biraz daha oyalandım ama uzun kollu ahtapotlar ve yırtıcı balıklar bu mehtaplı geceyi seviyorlardır ve suyun altından sessizce gelip beni bulabilirler gibi kaygılara yenik düşüp burada da barınamadım. En iyisi kumsal gibi geldi bana. Kumsal yarı aydınlıktı, yürümeye başladım, yanlış yaptım. Bu keyifli gece kederle son buldu.
Az ilerde hıçkıran bir kadın vardı. Kucağında kapkara küçük bir çocuk hareketsiz yatıyordu. Eyvahlar olsun, yoksa çocuk… Dilim varmadı, diyemedim. Bir adım daha atacak gücüm kalmamıştı, izin bile istemeden yanına çöktüm kadının.
“Ne oldu, neden ağlıyorsunuz?”
Şişmiş, kıpkırmızı gözlerini bana çevirdi ama hiç cevap yok. Bu defa aynı soruyu İngilizce tekrarladım. O zaman “Kocam” dedi, sadece “Kocam” ve yine ağlamaya devam etti. Ben derin bir nefes aldım. Oh çocuk değil, aklıma ilk gelen bu oldu. “Kocam gelemedi” dedi burnunu çekerken.
Çocuk iyi, sadece uyuyor anlaşılan. Bu durumda boş ver kocayı. Vardır elbet bir muzırlık işin içinde. Herif yeni birini bulmuştur, eminim daha gencini, bu zavallı da peşinden ağlayıp duruyordur. Her zaman olan bu değil midir?
“Üzülme, boş ver, sonra gelir belki…” dedim ve hemen pişman oldum. Zevzek bir yaklaşımdı bu, kadını nasıl teselli edeceğimi bilmediğimden saçmalamıştım. Bu arada gözümü çocuktan alamıyordum. Bu beyaz tenli sarışın kadının kucağında kocaman bir çikolata uyuyordu. Düzenli nefesi ve kıvır kıvır saçlarıyla ödünç alınmış bir çocuk muydu acaba? Yine dayanamayıp aptalca sordum.
“Senin çocuğun mu?” Kadın bir an ağlamaya ara verip ters ters baktı bana.
“Elbette benim, başkasının çocuğu ile seyahat edecek hâlim yok.”
“Kızma lütfen, sana hiç benzemiyor da onun için sordum.”
“Biliyorum, bunu herkes soruyor gene de sinir oluyorum işte. Kocam Afrika kökenli ama o da aynı benim gibi Çekya vatandaşı. Praglıyız biz.”
“Neden gelemedi?”
“Tutuklandı. Havalimanında.” Kadın uzun uzun burnunu sildi.
“Vay be, deme! Neymiş suçu?”
“Ben de bilemiyorum. Sanırım dün geceki gösteriyle ilgili.”
“Gösteri mi? Ne gösterisi?”
“Kocam stand-up yapar. Sizce de garip değil mi, bunca yıl sonra tam pasaport kontrolünde yakalanması?”
Hiç garip değil, diyecektim ama kadın yeniden hıçkırmaya başlayınca sustum. Kesik kesik konuşuyor, gözyaşları oğlunun üstüne akıyordu.
“Çok heveslenmiştik bu tatile, üçümüz birlikte ilk defa…”
Kadın anlattıkça ben kendimden utanıyordum. Ne kadar ön yargılıyım şu erkeklere karşı. Acaba neden? Meğer adamcağız tutuklanmış, üstelik sebebi MİZAH.
“Keşke yanında kalsaydınız, ona destek olurdunuz.”
Tüh be, nasıl çıktı bir anda ağzımdan. Bu gece hep yanlış düşünceler ve konuşmalar bende. Koca bunak, işte yine ağlattın onu. Kadın yeni bir dizi hıçkırıkla sarsıldı.
“Haklısın, ben de Jakup’la gerisin geri çıkmak istedim ama Tomaş “Siz gidin, ben arkadan gelirim.” diye bize öyle bir bağırdı ki, neye uğradığımızı şaşırdık. Alelacele uçağa binip geldik sanki şartmış gibi. İndiğimden beri arıyorum, telefonunu açamıyor, mesaj bile yazamıyor. Sadece ağlıyorum, çaresizim.”
“Vah canım, şu son birkaç saatte neler gelmiş başınıza. Benim adım Canan.”
“Elişka.”
İncecik, zarif elini uzattı, tokalaştık. Jakup hiç uyanmıyor, derin uykulara dalmış annesinin kucağında kim bilir ne rüyalar görüyordu. Bir süre sustum, yanlış bir şey söylemektense…
“Neden geldim ki, Tomaş’ın yanında olmalıydık” diye yeniden içini çekti ama ağlamadı bu defa. Sanırım benimle tanışmak, içini dökmek iyi gelmişti ona.
“Mehtaba bak!” dedim. O zaman fark etti gecenin güzelliğini. Birlikte bakışlarımızı dolunaya çevirdik, içimizdeki kaynağı ışıkla doldurduk bir süre hiç konuşmadan.
“Elişka, benim içime doğar bazı şeyler, hiç merak etme, yakında haber alacaksın Tomaş’dan ve güzel şeyler olacak inan bana.”
Elişka elimi tuttu ve ilk defa gülümsedi “Sana inanıyorum”.
“Hadi artık odalarımıza çıkalım”.
Aslında içime doğan hiçbir şey yoktu. Sadece onu teselli etmek için uydurmuştum ama işe yaradı.
Sabah kahvaltıya cayır cayır yanan kırmızı gözler ve yapmacık bir neşeyle geldi Elişka. Anladım hiç haber yok. Jakup ise çocuk olmanın tadını çıkartmayı sürdürüyordu. Ben Çekya’da ifade özgürlüğü var sanırdım, demek orada da yokmuş. Bütün düşündüklerimi bilgece kendime sakladım. Dün geceden sonra iki defa düşünüp bir defa söylemeye karar vermiştim.
Jakup yakıtı hiç bitmeyen bir araba gibi etrafımızda koşuyordu. Arada gelip bana çekçe bir şeyler söylüyor bende aynısını ahoj, dekuji diye tekrarlıyordum. Bir ara kedi taklidi yaptım ona çok güldü. Kumda oyunlar oynadık. Birlikte denize girdik. Çikolata çocuk o kadar masumdu ki, ya babasız kalırsa diye endişeleniyor ama ona hiç belli etmiyorduk. Boynu bükük Elişka bütün oyunlara katılıyor bizimle birlikte kahkaha atar gibi yapıyordu. Hatta o gece denize bile girdik üçümüz. Bu defa kıyıdan uzaklaşmadık. Jakup’u oynattık sığ suda, belki de o bizi oynattı. Hüzün dağılıp gitti mehtabın parlattığı sularda.
İkinci günün sabahında ben kahvaltı ederken Elişka koşarak geldi ve boynuma sarıldı.
“Sen bildin, Tomaş bu sabah aradı ilk uçakla geliyor.”
Aman ne sevinç görseniz… Eller çırpıldı, “Baba geliyor!” diye zıp zıp zıplandı. Jakup bir süre sonra kendi dünyasına dalınca, Elişka’ya sordum.
“Ne olmuş anlattı mı?”
“Ah evet. Ben hükümeti eleştirdiği için sanmıştım, çünkü bunu her gösteride yapar ve bunun görevi olduğuna inanır. Ancak o nedenle değilmiş. Sadece isim benzerliği olmuş. Tomaş isimli bir dolandırıcıyı arıyorlarmış. Yanan uçak biletinin yerine yenisini hediye etmişler. Tazminat bile vereceklermiş döndüğümüzde.”
“Helal olsun Çekya’ya!”
“Ben de bir anlam verememiştim, çünkü devleti eleştirmek bizde suç değildir. Bu defa çok ileri gitti sandım.”
Bu hikâyenin sonunu tahmin etmiş olmalısınız. O akşam Elişka ve Jakup Tomaş’a kavuşurken, ben de Wittgenstein’la baş başa kaldım.