Bunaltıcı bir yaz sıcağı. Taksim İETT otobüsü tıklım tıkış. Şanslı günümdeyim, en ön koltukta, cam kenarında oturuyorum ve yanımda da iyi giyimli bir kadın, 60’lı yaşlarında. Önünde tuttuğu çantasının kulpunu iki eliyle sıkı sıkı kavramış, yanımızda yöremizdeki yolcuları süzüp duruyor. Her ne kadar bu sıkış tıkış ortama ait değilmişim gibi mümkün olduğunca camdan dışarıya baksam da, galiba ben de arada kadını süzüyorum.
Bir ara otobüsün ortalarından çatır çutur sesler gelmeye başlıyor. Öndeki yolcular dönüp bakıyorlar. Ben de bakıyorum. Körüklü otobüsün orta yerindeki zemini birleştiren alüminyum eşik çıtası, otobüsteki bir adam tarafından sökülüyor. Yanımda oturan kadının bu durumdan rahatsız olduğu belli. İkide bir “cık cık” yaparak arka tarafa dönüyor. Eşiği sökme seslerini ben de duyuyorum ama konuyla ilgilenip sıcaktan ve kalabalıktan bunalan ruhuma yeni bunaltılar eklemek istemiyorum. Bir an önce ineceğim durağa varmaktan ve planladığım görüşmeyi yapmaktan başka düşüncem yok. Kadın dayanamıyor. Tamamen arkasına dönüyor ve eşiği söken adama sesleniyor.
“Cezası var bunun, niye kırdın şimdi sen o eşiği?” Adam da kadına cevap verdi ve karşılıklı bir diyalog başladı.
“Az önce biri takıldı buna, az daha düşüp bir tarafını kıracaktı.”
“Takıldıysa kırman mı gerekiyor?”
“Sana n’oluyor ya, Allah Allah… Avukat mısın?”
“Avukatlıkla alakası yok. Kural var, kaide var. Öyle kafana göre kıramazsın, sorsana önce bir şoföre!”
Derken biraz daha arkadan genç bir kadın da söze karıştı. Belli ki az önce eşiğe takılan kişi o.
“Ne diyorsun sen ya, kimsin sen? Bu adam kime soracakmış, neyi soracakmış?”
“Soracak tabii. Bu otobüs kamunun malı. Hiçbir şeyi öyle çat diye kafana göre söküp atamazsın. Cezası var.”
“Ne cezası? Ceza meza almayacak, tamam mı? Ben az önce düşüp kolumu bacağımı, belki kafamı kıracaktım! Beyefendi, başkası da takılmasın diye kırdı attı! Çok da iyi yaptı! Sen ne konuşuyorsun?”
“Kırılması gerekmiyordu, ben onu söylüyorum. Yetkilisi var. Orada bir bozukluk olduğunu bildirmek yeterli. Gerisi şoförün sorumluluğunda.”
“Yok ya, demek şoförün sorumluluğunda?”
“Evet efendim, kamu malı bu, zarar vermenin cezası var.”
“Ne malı be! Önce can güvenliği gelir hanımefendi. Bu otobüste can güvenliği yoksa asıl bunun cezası var! O ceza da şoföre yazılır! Bu otobüs can güvenliği açısından yola çıkmaya uygun mu, değil mi diye kontrol etmek şoförün vazifesi. Şoför bakmamış. Ben de belki canımdan olacaktım az kalsın. Sen hâlâ konuşuyorsun. Anayasayı bir kere bile okudun mu acaba? Mahkemeye bir kere yolun düştü mü acaba? Kanun varmış, kural varmış! Anam yaşındasın, getirtme beni yanına, otur oturduğun yerde! Geri zekâlı!”
“Aa terbiyesize bak! Geri zekâlı sensin. Hayret bir şey ya.”
“Bak hâlâ car car konuşuyor. Kapat çeneni be kadın! Bunlar böyle ya, bunlar böyle! Köylü kurnazı bunlar. Dünyadan haberleri yok, ama millete ahkâm keserler. Pislik!”
Bu sövüş dalaş içinde, kalabalığın arasından geçmek için adeta bir beden küçülerek şükür ki kapıya ulaşıp “inecek var” butonuna basmayı başardım ve gideceğim yere iki durak kala kendimi otobüsten dışarı dar attım. Bir süre nefes aldıktan sonra tabana kuvvet yola koyuldum. Yanımdaki kadın niye karıştı ki bu meseleye? Gerçi tamamen haksız sayılmaz, kuralı kaideyi de gözetmek lazım, ne o öyle otobüsü patır patır sökmek. Ama kızcağız da az daha takılıp kafayı gözü yaracakmış. Ne çok da bağırdı kadına. Onca lafı da nereden buldu da saydırdı, makineli tüfek gibi. Eşiği söküp atan adama ne demeli? Amca tahripkâr mı, fedakâr mı, bilemedim. Ay, neyi biliyorum ki ben ya. İçim sıkıldı. Şoföre de maşallah, otobüs kavgadan yıkılıyor, oralı olduğu yok. Yesinler birbirini, bana dokunmasınlar havasında. Ne acayip!
Ben de yeni bir radyo programı hazırlığı içindeyim. Haftalardır içeriğini tasarlıyorum. Program yapmayı bırakalı on yıl oldu neredeyse. Sahaya yeniden dönmek çok heyecanlı. Yayın koordinatörümüz Gizem Hanım. Neredeyse ilk kurulduğu günden beri radyo yayınlarının başında. Gizem Hanım’la epey zamandır duygu yüklü mesajlaşmalarımız oldu. Aslında bir önceki yeni yayın dönemi için sözleşmiştik ama o kadar yoğunmuş ki, yayın akışına beni eklemeyi unutmuş. Bir de son dönem radyoda bir sürü meseleyle uğraşmak zorundaymış. O da haklı, hangi birine yetişsin. Unutmuş işte. Bu yeni dönem için sözleştik bakalım. Tasarladığım programın en son halini bir e-postayla yolladım ona ama alıp almadığından emin olamadığım için bir de cep mesajla sormak istedim. “Ay canım, dosyayı aldım. Aldım da, annem hastalandı, kaç gündür hep hastanelerdeydim, zombi gibiyim, dönemedim sana.” yazmış. Mesajlarında hep böyle seslenir: Canım canım…
“Tamam Gizem Hanımcığım” dedim, “Çok geçmiş olsun, önemli bir şey yoktur inşallah.”
“Yok, basit bir salgın ama yaş 83 olunca…”
“Doğru, yıpratır tabii. Tamam o zaman, ben sizden haber bekliyorum.”
“Notumu aldım, en geç haftaya sana döneceğim canım.”
Canım canımlarla dolu bu mesajlaşmaların arkası birden kesilince biraz can sıkıcı oluyor tabii. Ne arayan oldu ne soran. Neyse, heyecanımızı kaybetmiyoruz. Öyle sıkı hazırlandım ki, müzikle ve edebiyatla iç içe bomba gibi bir program olacak. Zaman su gibi aktı geçti işte. Radyoda yeni yayın dönemi başladı başlayacak. Hâl böyle olunca, bu dönemi de kaçırmamak için bizzat kalkıp stüdyoya gideyim dedim. Yüz yüze görüşeyim. Hatta sabahtan “Bugün radyoya geliyorum.” diye mesaj da yazdım ama mesajı görüp görmediğini anlayamıyorum ki, mavi tık’a kapalı. Neyse şunun şurası radyoya bir durak kaldı. Telefonum çalıyor.
“Canım canım merhaba. Şimdi okudum mesajını, ben bugün radyoda değilim tatlım ya.”
“Hadi ya, tüh! Vallahi neredeyse kapıya gelmiştim Gizem Hanımcığım.”
“Ay canım benim ya, ben seni aramayı unuttum biliyor musun, kusura bakma n’olur.”
“Yok estağfurullah.”
“Ya biz toplantı yaptık ve bu yeni yayın dönemi de bir önceki dönem gibi, aynı şekilde aksın dedik. Yeni bir program eklemeyeceğiz yani. Senle sonrası için bir planlama yapalım mı, ne dersin?”
“Yani…”
“Canım benim, tüh ya nasıl da haber vermeyi unuttum…”
Unutmuş. Bir insan ya da bir program, iki yayın dönemi üst üste unutulur mu? Unutmuş işte. Hadi onları unutmuş, bari bilgilendirmeyi unutma! Duvarı yıktın bari briketleri kırma!
“Anladım Gizem Hanımcığım, üzülmeyin, ne diyelim, sağlık olsun…”
“N’olacak şimdi, onca yolu da geri döneceksin. Canım benim ya, keşke arasaydın.”
Bir insanın canım diye diye canı böyle çıkarılıyor demek. Neyse, canı sağ olsun. Gizem Hanımı benim adıma üzülmemesi için epeyce bir süre daha teselli ederek telefonu kapadım. Sarı sıcakta durağa geri döndüm. Bir otobüs mezalimi daha yaşayarak evime en yakın durakta indim. Gün boyu yaşadıklarımı vicdan terazimin kefelerine vurarak yol boyunca tartıp durmanın yorgunluğunda markete uğramam gerektiğini de hatırladım. Akşamki bezelye yemeği için kıyma almam lazım. Karşıma çıkan ilk markete daldım. Marketin kasap reyonundaki satış sorumlusu adama dana kıyma istediğimi söyledim.
“Dana döş var abla, oradan çekeyim kıymayı, ne kadar olsun?”
“250-300 gram bir şey olsun.”
“Buyrun.”
“Teşekkürler.”
Uzun bir kasa kuyruğunda sıra bekleyip ödemeyi yaptıktan sonra kapıdan çıkarken elimdeki fişte “dana döş” yerine “kuzu kaburga” yazdığını fark ettim. Elimdeki kıyma paketi üzerindeki fiyat etiketine bakınca, hatanın kasada değil kasap reyonunda yapıldığını anladım. Yine de ilk etapta kasaya doğru yürüdüm, az önce 20 dakikaya yakın bir sürede aştığım kasa kuyruğu bana daha bir uzamış gibi geldi. Meseleyi kasap reyonunda halletmeye karar verip oraya yöneldim. Az önce reyondaki kısa boylu esmer adam gitmiş, yerine genç irisi bir sarışın gelmiş.
“Affedersiniz, az önce bana dana döşten kıyma vermiştiniz ama, etiketlerken kuzu kaburga olarak işlem yapmışsınız. Bakın, dana döşün kilosu 849 lira. Kuzu kaburganın kilosu 859.”
“Ben bilemem abla. İhsan abi bakıyordu, depoya girdi.”
“Tamam, çağırır mısınız kendisini?”
“İhsan abi! Bakar mısın?”
“N’oldu?”
“Bu abla bir şey söylüyor da. Abla mesele neydi?”
Birden omzuma, bacaklarıma, dilime, gözlerime, yoksa kalbime mi, nereye çöktüğünü sezemediğim bir ağırlık hissettim. Az önce söyledim ya meseleyi kardeşim, aktar işte sevgili İhsan abine!
“Merhaba. Az önce sizden aldım bunu. Kuzu kaburga olarak hesaplamışsınız, oysa bu dana döş.”
“Hanımefendi, aynı fiyat onlar!”
Duydum ama duyduklarımı algılayamıyorum. Üstelik görmüyorum da, sadece bakıyorum. “Hanımefendi” ve “aynı fiyat”. Bu iki ifadeyi çözmeye çalışıyorum. Az önce ablaydım, şimdi hanımefendi. Ve 849 lira ile 859 lira da aslında aynı!
“Yani nasıl…”
“Ne nasıl? Neyi anlamadınız hanımefendi?”
“Ne bileyim… Dana döşü, kuzu kaburgadan hesaplamışsınız, onu söylüyorum.”
“E tamam, fiyat aynı. Neyse ya tamam, ver şu kıymayı.”
Bunca işimin arasında bir de senin gibi ahmaklarla uğraşıyorum dercesine paketi elimden hızla çekip alıyor. Tezgâh arkasına geçip, paketi tekrar tartıya koyup bu kez dana döş olarak hesaplıyor.
“Al işte, az önce kuzu kaburga diye 256 lira ödemişsin, dana döş 253 lira, fiyat aynı! Gidin, kasadan farkını alın. Abartmaya ne gerek var?”
256 ile 253 aynı sayı. Aynı sayıysa niye kasaya gidip farkını alıyorum? Neyi abarttım ki, kasa kuyruğunda yeniden beklemeyi mi? Ama öyle bir şey söylemedim. Ayrıca niye kendimi suçlu ve aşağılanmış hissediyorum? Kafamda deli sorular, bakışlarımda bön bir ifade. Adam ise hızla arkasını dönüp tekrar soğuk et deposuna giriyor. Bön bakışlarım tezgâhta kalan genç irisinin bakışlarıyla karşılaşıyor ve ben o bönlüğü hiç bozmadan başımı kasaya doğru çeviriyorum. Marketin, dışarıdaki sıcakla baş etmek için sonuna kadar açılan kliması yetersiz kalmış olacak ki, kasa kuyruğundaki müşteriler cehennem kazanına atılmak için zebanilerce sıraya sokulmuş günahkârlar gibi elleriyle kendilerini yelliyorlar. İşte tam o anda 849’la 859’un aynı fiyat olduğuna ikna oluyorum.
Ve niyeyse kendimi Joel Schumacher tarafından yönetilen suç draması Falling Down’un setinde, Michael Douglas’ın canlandırdığı William Foster gibi hissediyorum. Sıcak bir yaz günü. Los Angeles için sıradan bir gün ve o gün sadece evine gitmek isteyen William Foster! Trafik tıkanmış. Herkes bir yere yetişmenin derdinde. Caddeler, yürüyüş yolları tıklım tıklım insan ama insanın bir değeri yok. Otobüsler fırın gibi. Markette, restoranda müşteriye saygı kalmamış. Tüm bu yükselen bencilliğin ve adaletsizliğin ortasında, içinde biriken öfke ve hayal kırıklığıyla şiddetli bir psikotik patlama yaşayan William Foster!
Ey gidi Oscar Wilde! Ta 1889’da şu cümleyi hiç de boşuna zikretmemişsin. Gerçekten “Hayat, sanatı taklit ediyor”