1975 Konya doğumlu olan yazar, öğretmen anne ve babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olduktan sonra İstanbul’da öğretmenliğe başladı. Yazma sürecine bir grup arkadaşıyla çıkardığı Düş ve Düşünce adlı dergiyle başladı. Bugüne dek Varlık, Yeni e, Öykü Gazetesi, Son Gemi, Ekin Sanat, Galapera Öykü fanzin, Temrin, Acemi, BroyEski, Edebiyatist, kahverenkli, Yalnızlar Mektebi, Tetkik dergi, Maya Sanat, +eleştiriri, İzgazete, Güney, Troya Sanat, Çığ Edebiyat, Kıyı, +eleştiri, Papirüs gibi dergi ve süreli yayın organlarında öykü ve incelemeleriyle yer aldı. 

Son Gemi öykü seçkisi, Bir Kaşık Sütlaç, Bir Nefes Tarçın öykü antolojisinde de öyküleriyle yer alan yazarın Söz Dağının Ardındakiler, Suya Gazel, Hep Uzak, Dehlizler ve Rüyalar, Sınırlar Kapalı, Kediye Dokunma, Cinnet Meselleri, Göğe Düşen Kuş adını taşıyan öykü kitapları bulunmaktadır. Ayrıca Murat Ka’nın Çoğul Tarihi, Tragedyayı Oynarken ve Kaybolan isimli üç romanı da bulunmaktadır. Yazarın öyküleri, Mimas Yayınevi tarafından The Whisperer adıyla 2024 yılının sonunda İngilizceye çevrilerek yayımlanmıştır.

Yazarın “Gogol’un Paltosu”, “Yazarın Yol Haritaları”, “Kurmacanın Yolculuğu” başlıklı kitaplarda edebiyat-sanat eleştirileri yer almıştır.

TMMOB İMO Ankara Şubesi "Hayatın Koordinatları” Öykü Yarışması’nda yazarın öyküsü Öykü Seçkisi’nde yer almış, Luna Yayınları Küçürek Öykü Yarışması ve Çığ Öykü Yarışması’nda da birer öyküsü ödüle değer bulunmuştur.

Kral, sofrasındaki en sadık adamına bir günlüğüne tahtını teklif eder; tek şart, başının üstünde ince bir kılın ucunda sallanan kılıcı hiç unutmamasıdır. Bu eski hikâye bugün tersine döndü: taht artık iktidarda, kılıç ise sahnede söz alanın başında sallanıyor. Deniz Göktaş’ın¹ “Ölü Deniz”i tam bu ters çevrilmiş sofrada kuruldu ve gösterinin sona ermesiyle birlikte kılıcın hâlâ orada durduğu, hatta indiği görüldü: gösteri “Dini değerleri aşağılama” ve “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamalarıyla bir tutuklamayla noktalandı, aynı dönemde komedyen Tuba Ulu², Kanuni Sultan Süleyman hakkındaki bir şaka yüzünden beş ay hapis cezasına çarptırıldı. Sahnede söylenen tek bir cümle, kürsüde hangi rüzgârın estiğine göre ya bir kahkaha ya bir iddianame oluyor.

Bu kılıcın gölgesinde duran bir yüz var, adını koymak gerekirse buna boomer siyaset demek de mümkün. Bir yaş kategorisinden değil, gülmeyi kendi meşruiyetine yönelmiş bir tehdit sayan, kendi ağırbaşlılığını bozacak her kahkahayı bir disiplinsizlik olarak okuyan bir zihniyetten söz ediyoruz. İktidarın ciddiyeti kendini bir uyum, bozulmaması gereken bir düzen olarak sunar; ona göre her gülüş bu düzeni sekteye uğratan küçük bir isyandır. Ama bu asık suratın ikinci, daha örtük bir yüzü mizahın kendi içinde saklanıyor. Yıllardır belli isimlerle dalga geçmenin bedelinin içeri girmek olduğunu bilen, bu yüzden önceden çizilmiş sınırlar içinde kalıp kendini cesur ilan eden bir kuşak var: güvenli kutunun dışına hiç çıkmadan cesaretin sembolik kazancını toplayan bir mizahçı tipi. Boomer siyaset yalnız makamda oturmuyor; eskiyen mizah düzeninin kendi içinde de bir suret olarak yaşıyor. Göktaş’ın gösterisi bu ikili aynanın kırılma noktasına düşüyor: hem otoriteyi “huysuz komşu”ya indirgeyip iktidarın yüzünü gevşetiyor, hem de otosansürü meslek ahlakı sanan bir düzenin ikiyüzlülüğünü açığa çıkarıyor.

Rönesans meydanlarındaki ters yüz etme oyunu, kralın bir günlüğüne soytarı, soytarının kral olması, bugün meydanda değil, sahne ışıklarının altında, çok daha dar ve kırılgan bir alanda tekrarlanıyor. Karnaval artık bir hafta sonu değil, doksan dakikalık bir gösteri; meydan yerini kapalı bir salona bıraktı. İşlev aynı kaldı: saygı duyulana gülmek, korkunun kaynağını sıradanlaştırıp ondan sıyrılmak. Ama bugünün karnavalı, eskisinin bir tekrarından ibaret değil. Seksen yıl önce sahibi Sabahattin Ali’nin¹² defalarca tutuklandığı, “kökü dışarıda” diye damgalanan bir derginin akıbetiyle bugün bir paylaşımın “millî güvenlik tehdidi” sayılması arasında, devletin mizahı önce yabancı, sonra tehlikeli ilan etme alışkanlığından başka bir şey yok. O dergi kapatıldığında bir başka adla, sonra bir başkasıyla çıkmaya devam etmişti; bugünün mizahçısı ise ne bir başka ad alabiliyor ne de matbaayı değiştirebiliyor, çünkü bedeli ödeyen artık bir kurum değil, tek bir beden. Asıl kırılma, eski karnavaldan sapan noktada beliriyor: geçmişin ters yüz etmesi geçiciydi ve topluydu, herkes karnaval bitince kralın yine kral olacağını bilirdi, bu geçicilik bir güvenceydi. Bugünün sahne karnavalında böyle bir güvence yok. Ters yüz etme anıyla cezalandırılma anı arasındaki mesafe neredeyse sıfıra indi; karnaval sona ermiyor, tam ortasında kılıç düşüyor.

Bu düşüşü meşrulaştıran dil, tuhaf bir biçimde eski bir tanıdık: politik engizisyon. Sapkınlık avcıları neyin küfür, neyin masum söz olduğuna karar verirken nasıl niyete, söylenmeyene, kalpte olduğu sanılan kasta bakıyorsa, bugünün yargısı da aynı refleksle işliyor: cümlenin lafzına değil, ardında saklandığı varsayılan asıl niyete. Bir söz “aşağılama” ya da “hakaret” başlığı altında toplanırken, aslında yargılanan şey söylenenin kendisi değil, mizahçının zihninde olduğu tahmin edilen bir suç ortaklığıdır. Niyet okumanın başladığı yerde keyfiliğin kapısı aralanır; bir şeyi sadece “şaka konusu” yapmak bile o andan itibaren hakaret sayılabilir hâle gelir. Engizisyonla bugünün mahkemesi arasındaki fark, birinin dini otoriteyi, ötekinin siyasi otoriteyi koruması değil: ikisi de söylenmemiş olanı cezalandırıyor. Eski engizisyon en azından bir itiraf arardı, sanığın ağzından bir kelime, bir imza beklerdi; bugünkü ise buna bile ihtiyaç duymuyor, çünkü sahnede söylenen her cümle zaten kayıt altında, zaten paylaşılmış, zaten milyonlarca izleyicinin önünde geçmiş bir belge.

Bu noktada insan hakları dilinin en az konuşulan köşelerinden biri devreye giriyor: gülme hakkı. Konuşma özgürlüğü, basın özgürlüğü hukuk metinlerinde tanınmış kategoriler; gülme hakkı ise mizahın doğası gereği abartılı ve çarpıtılmış bir ifade biçimi olduğu için hiçbir zaman düz bir kanaat açıklaması gibi korunmuyor, sürekli bir “asıl ne demek istedi” süzgecinden geçiriliyor. Oysa mizahın özü tam da bu çarpıtmanın kendisinde yatar; abartmadan, ters yüz etmeden mizah mizah olamaz. Bir espri gerçeği birebir aktarsaydı zaten espri olmaktan çıkar, bir tanıklık olurdu; onu espri yapan tam da gerçeği eğip bükmesi, olmayanı varmış gibi söyleyip aradaki mesafeden güldürmesidir. Bu mesafeyi göz ardı edip her ifadeyi düz bir itiraf gibi okumak, mizahın temelindeki oyunu yok saymak demektir. Sınırı çizmesi gereken şey suçun kendisi değil özgürlüğün kendisiyken, bugünün pratiği bunu tersine çeviriyor: özgürlüğün sınırlarını suç çiziyor, gülme hakkı da bu sınırın neresinde durduğunu her seferinde yeniden ispatlamak zorunda kalıyor.

Ve nihayet, bu mahkemenin önüne çıkanlar var: çağa düşenler. Düşmek fiilinin çift anlamıyla; hem bir çağın içine doğmuş olmak, hem o çağın eline düşmüş olmak. Her dönemin kendi bedeli ödeyeni vardır; zamanın neyi affetmeyeceğini önceden bilmek mümkün olmadığından, çağa düşmek biraz bir talih meselesidir. Aynı cümle bir yıl önce söylenmiş olsa belki fark edilmeyecekken, şimdi bir suç unsuru sayılabiliyor. Çağa düşmek mizahçının kontrolü dışında kalan tek şey; elindeki tek malzeme sözdür, ama sözün nasıl karşılanacağına o karar vermiyor.

Bu imtihan, modern ceza kanunlarının ya da otoriter rejimlerin icadı değil elbette; gülmenin kendisi kadar eski. Aristophanes⁸, Atina demokrasisinin en güçlü ismi Kleon’u sahnede öyle sert hicvetmişti ki, Kleon onu mahkemeye vermeyi denedi; komedyanın kendisi savunma olarak kullanıldı, çünkü şair yurttaşları küçük düşürdüğü gerekçesiyle yargılanıyordu. Aradan yirmi beş yüzyıl geçti, suçlamanın adı değişti, ama mantık aynı kaldı: gülüşün hedefi ne kadar güçlüyse, gülenin göreceği bedel o kadar ağırdır. Orta Çağ Avrupa’sının saray soytarıları bu bedeli gündelik bir risk olarak yaşadı; doğruyu söyleyince kralın kızlarının, yalanı söyleyince kralın kendisinin öfkesine uğrayan bir figürdü soytarı; bu çift yönlü tehdit mesleğinin doğal bir parçasıydı. Voltaire⁹ bir asilzadeyle alay ettiği için sürgüne gönderildi; Swift, ¹⁰, İrlanda’daki yoksulluğu öyle acımasız bir ironiyle anlattı ki, metnini gerçek bir çözüm önerisi sanıp dehşete kapılanlar oldu. Osmanlı’nın Karagöz’ü, farklı cemaatleri aynı perdede birbirine karşı kullanırken, doğrudan padişaha dokunmaktan hep kaçındı; çünkü orada iktidar gülünecekler kategorisinin tamamen dışında tutulmuştu. Bir Selçuklu sarayında ise sofra sırasında okunan cüretkâr bir dörtlük yalnızca zekânın kıvraklığı sayılıp ödüllendirilebiliyordu; aynı cüret, iki farklı yüzyılda iki bambaşka karşılık buluyor.

Bu tarihsel silsile, Göktaş’ın çektiğinin insanlığın binlerce yıldır tekrar tekrar yaşadığı bir sınamanın güncel bir versiyonu olduğunu gösteriyor; o yalnız değil, bir soykütüğünün en son halkası. Ama bu kadar uzun bir tekrardan sonra hâlâ aynı yerde olmak da başka bir şeyi ele veriyor: meselenin bir geçiş dönemi sorunu ya da tek bir rejimin istisnası olmadığını, iktidarın doğasında gülmeye karşı kalıcı bir tetikte olma halinin yattığını. Nasreddin Hoca¹¹ fıkralarının kadıya, beye, hatta Timur’a sorduğu sorular ile bugünün sahnesinde bir stand-up’çının cumhurbaşkanına yönelttiği ima arasında teknik olarak hiçbir fark yok; fark, aradaki mesafenin kapanmış olmasında. Eskiden fıkra anonimdi, kaynağı bulunamazdı, hoca hayali bir figürdü; bugün ise her cümlenin bir sahibi, bir yüzü, bir IP adresi var. Mizah anonimliğini kaybettikçe, bedelini de daha somut, daha kişisel, daha telafisiz bir biçimde ödüyor. Belki de bu yüzden Demokles’in kılıcı hiç bu kadar gerçek durmamıştı: eski çağların kılıcı bir metaforsa, bugünkü tek bir isme, tek bir hücreye, tek bir mahkeme dosyasına iniyor.

Bu kılıç yalnız bir ülkeye, bir iktidara özgü değil. Moskova’da bir sahne komedyeni⁴, savaşta bacaklarını kaybetmiş bir gaziyle ilgili bir esprisi ve İsa hakkındaki başka bir şakası yüzünden beş yıl dokuz aylık bir hapis cezasına çarptırıldı, mahkeme bunu halkı kin ve düşmanlığa tahrik olarak nitelendirdi. Kahire’de bir siyasi hiciv sunucusu⁵, bir cumhurbaşkanına hakaretten açılan soruşturmanın ardından, ülkedeki iklimi siyasi mizah programı için artık uygun bulmayıp sürgüne gitti. Londra’da bir sitcom yazarı⁶, sosyal medya paylaşımları yüzünden havaalanında beş polis memuru tarafından karşılanıp gözaltına alındı. New York’ta bir gece programı sunucusu⁷, siyasi bir suikastla ilgili sözleri yüzünden yayından kaldırıldı; bir başka komedyen⁷ bunun üzerine mizahın toplumsal işlevini kömür madenindeki kanarya metaforuyla özetledi, toplum tehdit altına girdiğinde ilk gönderilenlerin komedyenler olduğunu söyledi. Bu dört örneğin ortak paydası rejim türü değil; biri savaş sansürüyle sertleşmiş otoriter bir devlet, biri askerî geçiş dönemi yaşayan bir ülke, ikisi kendini demokrasinin kalesi sayan yerler. Kılıç her yerde aynı gerekçeyle iniyor: kutsal sayılana, acı çekene, iktidara “saygısızlık.” Fark yalnız ağırlığında, biri hapis, biri sürgün, biri gözaltı, biri kariyer kaybı, ama düşüş mantığı aynı kalıyor: mizahın söylediği değil, dokunduğu yer cezalandırılıyor.

Göktaş’ın hücresi böylece dünyanın dört bir yanındaki benzer hücrelerin, bazen gerçek bazen mecazi, sonuncusu oluyor. Kılıcın malzemesi değişiyor: ceza kanunu, bir yayın kuruluşunun kararı, sosyal medyanın linç refleksi. Ama asılı durduğu yer değişmiyor: gülenin başı. Komedyen Emre Günsal’ın³, kendisi de bir tutukluluk dönemi geçirmiş biri olarak söylediği gibi, bu işe devam edip etmeyeceği ona göre hiç soru bile değil; sahnede kalmak, kılıcın altında durmayı seçmek anlamına geliyor. Belki de karnaval hiçbir zaman gerçekten bitmiyor, yalnızca kimin başının üstünde asılı kaldığı değişiyor; ve kılıç düştüğünde bile, sahnenin arkasında bir sonraki adı söyleyecek biri her zaman çıkıyor.

 

Notlar

  • Deniz Göktaş: 2023’te “Selam Selam” ile sahneye çıkan, 2026’da “Ölü Deniz” adlı gösterisiyle geniş kitlelere ulaşan stand-up komedyeni. Gösterisinden alınan kesitlerin sosyal medyada erişime engellenmesinin ardından “Dini değerleri aşağılama” ve “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamalarıyla tutuklandı.
  • Tuba Ulu: Türk stand-up komedyeni. Kanuni Sultan Süleyman hakkında yaptığı bir şaka gerekçe gösterilerek “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla beş ay hapis cezasına çarptırıldı.
  • Emre Günsal: Türk stand-up komedyeni. 2020 yılında Atatürk ve Mevlâna hakkındaki sözleri gerekçesiyle tutuklanıp 11 gün cezaevinde kalmış, bu süreci kamuoyunda tartışılan bir dava hâline gelmişti.
  • Artemy Ostanin: Rus stand-up komedyeni. Savaşta bacaklarını kaybetmiş bir gaziyle ilgili bir esprisi ve İsa hakkındaki başka bir şakası nedeniyle 2026’da beş yıl dokuz ay hapis cezasına çarptırıldı; dava, Rusya’nın Ukrayna savaşı sonrası sertleştirdiği sansür yasaları kapsamında görüldü.
  • Bassem Youssef: Mısırlı hekim ve siyasi hiciv programı sunucusu. Cumhurbaşkanı Mursi’ye hakaretten açılan soruşturmanın ve ardından gelen askerî darbenin sonrasında ülkeyi terk edip ABD’ye yerleşti.
  • Graham Linehan: İrlandalı senarist, “Father Ted” ve “The IT Crowd” dizilerinin ortak yaratıcısı. Sosyal medya paylaşımları gerekçesiyle Londra’da havaalanında gözaltına alındı.
  • Jimmy Kimmel ve Jon Stewart: Kimmel, siyasi bir suikastla ilgili yorumları sonrası programından süresiz uzaklaştırılan gece kuşağı sunucusu; Stewart ise bu olay üzerine mizahın toplumsal işlevini “kömür madenindeki kanarya” benzetmesiyle yorumlayan bir başka komedyen ve sunucu.
  • Aristophanes: Antik Atina’nın en önemli komedya yazarı. Devlet adamı Kleon’u sahnede hicvetmesi üzerine Kleon tarafından mahkemeye verilmeye çalışılmıştı.
  • Voltaire: Aydınlanma dönemi Fransız yazar ve filozof. Bir asilzadeyle giriştiği bir anlaşmazlık sonrası İngiltere’ye sürgüne gönderilmişti.
  • Jonathan Swift: İrlandalı yazar. “Mütevazı Bir Öneri” adlı hiciv metninde yoksul ailelerin çocuklarını yiyecek olarak satmasını öneren o kadar acımasız bir ironi kurmuştu ki, bazı okurlar bunu gerçek bir politika önerisi sanmıştı.
  • Nasreddin Hoca: Anadolu sözlü mizah geleneğinin efsanevi figürü; fıkralarında sıkça kadı, bey ve hükümdarlarla (Timur dahil) karşı karşıya gelir.
  • Sabahattin Ali ve Markopaşa: Sabahattin Ali, 1946’da Markopaşa dergisini kurup yazı işlerini yürüten yazar; dergi “kökü dışarıda” damgasıyla anıldı, defalarca kapatıldı ve her seferinde farklı bir adla (Merhumpaşa, Malumpaşa vb.) yeniden çıktı; Ali de bu süreçte birden fazla kez tutuklandı.