Sen bizim mahalleye geldin geleli, canım
Bizde ne akıl kaldı ne de fikir, bittik
O endam, eda nedir öyle, hey yavrum
Kaç yıllık arkadaşlar birbirimizi sattık
Sezen Aksu’nun seslendirdiği “Seni Yerler” adlı şarkının ilk kıtası
Mahalleye geldiği günden beri bütün dikkatler onun üzerindeydi. Sanki Tanrı özene bezene yaratmıştı. Suratında ne bir sivilce izi ne bir yara izi vardı. Vücudu kusursuzdu. Çocukluğunda hiç ağaç tırmanmamış, hiç bisikletten düşmemiş gibi bir hali vardı. Heykelini yapsan Yunan tanrıları kıskanırdı. Neredeyse bütün dilleri biliyordu. Mahallenin kızlarının da hemen ilgisini çekmişti. Ne zaman bir parti olsa sahnenin tam ortasında bulurdu kendini. Hangi dans müziği çalsa şıkır şıkır oynardı.
Kitap okuduğunu görmezdik; ama hangi konu açılsa bülbül gibi şakır herkesi susturur, ortamın en bilgilisi olurdu.
Bisiklete tersten biner, kaykay sürmeye bayılırdı.
Halı sahaya maç oynamaya gitsek, inadına kaleye geçirirdik. Bir tane gol yediğini görmedik. Bu özelliğini kıskandığımız için onu santraforda oynatırdık. Bütün duran topları gole çevirir, Ronaldo’dan bile daha yükseğe sıçrar, olmadık kafa golleri atardı. Biz röveşatayı beceremezken, pek çok pasını bu şekilde atardı. Onu durdurmak için rakip takımın oyuncuları ne kadar itip kaksalar da hiçbir şey olmamış gibi hemen ayağa kalkardı. Aynı darbeleri ben alsam kan revan içinde kalır, altı ay kendime gelemezdim. Attığı çalımlar, rakibin belini bükerdi.
Çaldığı enstrümanların haddi hesabı yoktu. Zurna da çalardı, bateri de. Bağlamayı, değme âşıklardan iyi çalardı.
Küçük çocukların misket oyununa karışır, fiziğin sürtünme katsayısını hesaplayıp bütün misketleri toplardı; ama sonra geri verirdi.
Kaptan Kıraathanesi’nin müdavimlerinden tavlada bileği bükülmeyen Kürt Celal de duymuştu bu çocuğu: “Sorun bakalım tavla bilir mi? Eğer yüreği yetiyorsa çıksın karşıma.” İşte şimdi hapı yuttu dedik ve düelloyu hemen Arif’e yetiştirdik. Seve seve kabul etti. Koşa koşa kahvenin yolunu tuttuk. Tavlada zar atmadan önce olasılık hesabı yapıyordu. Kürt Celal neye uğradığını şaşırdı. Önce, “Zar tutuyorsun.” diyerek üstüne yürüdü. Araya girenlerden sonra Kaptan’ın çırağı Yusuf’tan bir tane fincan istedi. Pos bıyıklarının üstünden bakarak, “Fincanla atacaz bundan sonra.” dedi. Ne yaparsa yapsın olmuyordu. Üç el oyun oynadılar. Üçü de altıya sıfır bitmişti. Kürt Celal’i deliye döndürmek maksadıyla olmasa bile, bu işlerin âdetini de bildiği için, “Hadi bakalım Celal Abi, al şu tavlayı koltuğunun altına da yaylan.” dedi. Kahvedekiler gülmekten öldüler. Kürt Celal, bir hışımla ve söylene söylene evinin yolunu tuttu. Uzun bir süre onu kahvede görmedik.
Ah Arif ah! Resmen kimyamızı bozmuştu. Bir türlü akıl sır erdiremiyorduk yaptıklarına.
Dini muhabbetlerde bile sanki Kur’an-ı Kerim’i ezbere biliyormuşçasına konu ne olursa olsun ilgili ayeti önce Arapça söyler sonra Türkçeye çevirirdi. “Kul Huvvali Ahad Allahü Samed” der, “yani diyor ki” ile Türkçe mealine geçerdi. Sadece Kur’an-ı Kerim’i bilse yine iyi. Bir bakmışsınız, İncil’den ya da Tevrat’tan ezbere bölümler okuyordu. Utanmasa bir kutsal kitap da o yazacaktı. Yazardı da.
Kısacası ne yaparsak yapalım, onu geçemezdik. Kızlarla konuşması hepimizi çok sinirlendirirdi; ama hiçbirine sarkıntılık etmezdi. Hepsiyle mesafeliydi.
Mahallenin yaşını başını almış komşuları onu çok severdi. Yardımseverliği dillere destandı. Mahallenin çocuklarına da sınavlarında yardımcı olurdu.
Baş edemeyeceğimizi anlayınca grubumuzdan bazı çocuklar da onunla takılmaya başladı. Bir iki kişi kaldık onun radarına girmek istemeyen. Nasıl kıskandıysak artık, onu dövmenin planlarını yaptık. Böylesine uslu bir çocuk anlamasa anlamasa dövüşten anlamaz diyorduk ki, bizi kibarca evire çevire bir güzel dövdü. Yediğimiz dayağı herkese anlatır diye endişelenirken, bir gün sonra hiçbir şey olmamış gibi selam verirdi.
Bu durum canımızı daha da sıkmaya başladı. Onu alt etmek için elimizden hiçbir şey gelmiyordu. Ne yaparsak yapalım baş edemiyorduk.
Geçen gün yatağa yatıp gözlerimi tavana diktim. “Nedir bu çocuğun tılsımı?” derken uyku bastırdı. Tam uyuyacakken gözlerim fal taşı gibi açıldı. Bulmuştum: Arif Işıl. Arif Işıl. Arif Işıl.
Vallahi bulmuştum. Arif Işıl ismini defalarca peş peşe söylediğimde artificial kelimesini çağrıştırdığını gördüm. Vay şerefsiz, demek ki her şeyi bilen, on parmağında on marifeti olan Arif Işıl bir yapay zekâydı…
Karanlıkta gözlerim açık, hâlâ Arif Işıl’ı düşünüyordum. Aklıma halı sahada yaptığımız maç gelmişti. Gerçekten de o kadar düşmesine rağmen hiç yara almıyor, bir yeri kanamıyordu. Tam bir şerefsizdi.
Ulan Arif Işıl! Ben de senin fişini çekmez miyim?