Özgürlük, Casusluk, Cinsiyet, Hırsızlık, Çevre Direnişi diyemediğimiz için…
ŞAKA, ŞAKA…
“Kaza geliyorum demez! Çünkü kazalar konuşamaz.”
“Hangi trafik kurallarına uymalıyız? Gemilerin önünde yüzmemeliyiz!”
********
Geç kalıyorlardı.
O işe gidecekti, giderken de oğlunu yuvaya bırakacaktı.
Dışarıda kar diz boyuydu ama minik oğlan pembe yazlık bermudasını elinde sımsıkı tutuyor, ben bunu giyeceğim diye mızıl mızıl direniyordu.
Annesi dikkatini başka yere çekmek için soruları arka arkaya sıralarken, küçük oğlanı tuttuğu gibi divanın üzerine çıkardı. Bir eliyle pijamalarını çıkarıyor, bir yandan da soru yağmuruna tutuyordu.
“Söyle bakalım, sen büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna yanıt alamayınca hiç istifini bozmadan ters köşeden soruyu telaşsız bir tonla sordu.
“Peki, sünnet olacak mısın?”
Küçük oğlan ağlamaklı gözlerini koskocaman açtı, durakladı, baloncuklu sümüklü burnunu önce fırt diye içine çekti, rahatlayamayınca tombik elinin tersiyle sildi. Yeşil sümük hafif yanar döner ışıltıyla yanağına yapıştı.
O da annesinin beklemediği ani bir heves dalgasıyla ve büyümüş de küçülmüş bir edayla yanıtını yapıştırdı…
“Ben sünnet olmıcam, caşuş olucam!”
*******
Yasemin’le hala Beyza davetli oldukları düğün için alışverişe çıktılar. Küçük Ela’yı babaanneye bırakmışlar, yanlarına üç yaşındaki “abla” Dila’yı almışlardı.
Müşterisi oldukları ünlü ayakkabıcıda düğünlük modelleri deniyorlardı.
Satış görevlisi usanmadan yeni yeni kutular açıyor, Beyza’yla Yasemin usanmadan deniyor, giyip çıkartıyor, aynada giydiklerine bir önden bir yandan bakıyor, birbirlerine seslenip en beğendiklerini seçmeye çalışıyorlardı.
Onlar için dünya durmuş minik Dila’yı tümüyle unutmuşlardı.
Uzun uğraşlar sonucunda ellerinde torbaları, pufun üstünde oturmuş, uslu uslu bekleyen Dila’ya, “Hadi gidiyoruz, şimdi sana dondurma alacağız.” diyerek sevindirmeyi de ihmal etmemişlerdi.
Dondurmayı duyan Dila koşar adımlarla yanlarına gelmiş, annesinin uzattığı yumuşacık eli tutmuştu.
O anda Yasemin’in gözleri Dila’nın kabarık etekli beyaz elbisesinin altındaki tombiş bacaklarına takılıp kaldı. Çünkü minik kızın ayağındaki kırmızı atkılı, fiyonklu pabuçlar yoktu.
Sandviç tombulluğundaki bebek ayakları çıplaktı ve dükkânın yumuşak tüylü halılarına yarı gömülmüş öylece duruyorlardı…
Anneyle hala oldukça telaşlı gözlerle etrafı tarıyorlardı ama Dila ayakkabılarına ne olduğuna ilişkin asla yanıt vermiyordu.
İlk önce denedikleri kutu yığınlarına bakma fikri geldi akıllarına. Düşüncesi bile karabasan gibiydi şimdi, tam işleri kolaylamış, çıkma sevincindeyken…
Kutular arandı tarandı, koltuk, puf, masa, sehpa ne varsa altlarına eğilip bakıldı. Kırmızı rugan atkılı ayakkabılar sırra kadem basmıştı. Yoktu.
Bulma telaşının yerini çaresizlik aldı. Dila’yı kucaklarına alıp en yakın çocuk mağazasına gidip ayakkabı almaya karar verdiler.
Mağazadan uğurlanarak çıktılar. İçeride kim varsa el salladılar. “Bulursak haber veririz.” dedi satıcılar.
Koca mağazanın vitrinini geçiyorlardı ki; Yasemin ansızın zınk diye çakıldı, kaldı.
Kırmızı rugan atkılı, önü fiyonklu minik pabuçlar vitrinin en önündeydi.
Topuklu, yanar döner taşlı süslü, şık şıkırdım kadın ayakkabılarına nispet yapar gibi!
******
Mimar Minnoş, mobilyacısı İsmet Ustayla atölyeye gidiyorlardı. Ustanın arabasıyla otoparka girdiler. Tam yürümeye başlamışlardı ki, kaldırımda birikmiş kalabalığı gördüler.
Merak edip durdular. Öndeki kalabalıktan kendilerine görüş açısı yaratmak için parmak uçlarında yükselip yükselip oralarda ne oluyor diye bakındılar. Pek de bir şey göremedikleri gibi kalabalığın neden toplandığını anlayamadılar.
Minnoş yanındaki adama sordu. Meğerse hırsızlık olmuş, çevre dükkânlarının kameralarından da, MOBESE kameralarından da hırsız saptanmış, yakalanacakken yeniden kaçmayı başarmış soyguncu.
Tam bunları dinlerken, robokop kılıklı polis beyaz fanilalı gençten bıçkın, kulaklarının üstü ensesinden doğru kazınmış dik tepe saçlı görüntüsüyle elleri çoktan ters kelepçelenmiş iki büklüm getirilmişti meydana. Az ilerde bekleyen polis otosuna tıkıştırılıp götürülüyordu işte.
Minnoş’la mobilyacı İsmet Usta yollarına devam edip, iş hanının altındaki atölyeye girdiler ve masanın üstündeki çizimlere dikkat kesildiler.
Az sonra Minnoş’un telefonu cayır cayır yırtınmaya başladı. Masanın üzerine öylece bıraktığı depderin, güderi heybesinden telefonunu çıkardı… “Ne diyorsunuz, bi dakka, tam anlayamadım… benim de mi?” diye çığlık çığlığa, hayret dolu bağırmaya başladı. Heyecanlanınca daha da tizleşen sesiyle konuştu. Telefonu kapattı.
Şaşkınlıktan donmuş yüzünde daha da irileşen, bal renkli gözleri bir süre öyle kala kaldı.
Sonra feri kaçmış yorgun tınıyla, “Karakoldan aradılar, benim de cüzdanım çalınanlar arasındaymış!” diyebildi.
*******
Gün doğumu öncesi alacaydı, uyandı. Yatak odasının açık penceresini örten yerli dokuma, ucu püsküllü perde, dışarıdan aldığı serin esintiyle nazlı nazlı şişip havalanıyor, bastırılmış yanık is kokusuyla karışık asırlık çam ağaçlarının buram buram kokusunu getiriyordu içeriye.
Başını yattığı yerden, aydınlıktan yana çevirdi, belli belirsiz yeşilliği gördü, bakışlarını ayağa kalkmak için kaydırınca cam içlerini doldurmuş kara kara yanık is parçacıklarını seçti.
Yine herkes uyurken, o güzelim temiz havanın katili, gizemli yanmış artıklar yaşama inat oradalardı işte.
Dünyanın yedinci oksijen deposu bilinen eşsiz deniz kıyısı, sinsice yakılıp yok ediliyor, havası zehirleniyordu gün gün.
Onca çaba ve karşı çıkışa karşın köyün hemen girişindeki ilkel ekmek fırını bu katliamın baş sorumlusuydu oralılara göre. Ama ne fırıncılar ne de sahipleri bu yok oluşu kabul etmiyorlar, marketin tezgahına dizdikleri kruvasanlarla, poğaçalarla, simitlerle ora halkını cezbedip susturup kandırmayı beceriyorlardı.
Zaten isle boğuşup akıl sağlığını yitiren denize yakın evlerin insanları değil, daha çok ormanın içindeki fırına yakın oturanlardı.
Öksüre tıksıra uyanıp da ayaklanınca yerin göğün isinden “Yandım Allah!” diye inledi son kez! Sakinliğini bir kenara ittirip, bir hışımla salondaki telefonun ahizesine yapışıp önce fırının numarasını çevirdi. Karşısına çıkan, çok iyi tanıyıp bildiği sipsi Laz fırıncıya “Siz orada ceset mi yakıyorsunuz yoksa?” diye sordu. Sesi sakindi, çünkü sözlerinin içeriği yetip artıyordu. Fırıncıyı görmüyordu ama adamın etinden et koparılmış gibi panik ve telaşını algıladı. Onca yılın sonunda baltayı taşa oturtmuş, taşı da gediğine koymuştu.
İçine su serpen fırıncının çığlığını ahizenin ucunda bırakıp, hızını jandarmayı uyandırmakla da almaya karar verdi aniden.
Telefonu açan ses, uzun bir tekmilden sonra, “Fırında ceset yakıyor olabilirler.” ihbarına “Hemen komutanıma bildiriyorum!” demesi ise onca yılın yağlı islerinin kova kova sularla denize akıtılıp bir anda silinip süpürülmesiydi şimdi!
Sabaha karşı inatla yakıp tutuşturdukları fındık kabukları da öç alma sırasındaydı sipsi fırıncılardan!