Erenköylü bir ailenin kızı olarak İstanbul’da doğdu. Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra çevirmen olarak çalışmaya başladı. "Bütün Dünya" ve "Elele" dergileriyle çeşitli firmalarda sözlü ve yazılı tercümanlık yaptı. Emekli olduktan sonra öykülerine daha fazla zaman ayırabildi. "Mavi Öyküler", "Her Zamanlı Kadınlar" ve "Gölgem Gölgelere Karıştı" adında üç öykü kitabı; ayrıca "Mavi Bebek Masalları" adında bir çocuk kitabı vardır. Kızı ve torunuyla birlikte hâlâ Erenköy’de oturuyor.

“Turgut, senden tek bir dileğim var. Ne takı isterim ne gelinlik ne düğün. Ben sadece bir ev istiyorum, hani sana anlatmıştım ya, adada babamdan kalan arsanın üzerine, yanan köşkün yerine. Küçücük bir ev, iki oda olsa bile yeter.”

“Tamam aşkım, biliyorum. Söz sana adada bir evimiz olacak ama önce gelinlik, düğün ve takı. Bunların hepsi olsun ki sıra eve gelsin. İnan aklımda, sadece sabırlı ol.”

 

Böylece evlendiler, Güzin ve Turgut. Güzin geçtiği her yere parıltılar saçan bir peri kızıydı. Hem uysal hem becerikli hem sevgi dolu hem de körpecikti. Turgut onu tanıdıktan sonra kadere şaşırıp kaldı. Arada bir, bu kadını hak etmek için ne yaptım ben diye düşüncelere dalıp giderdi. Endamını izlemeye doyamaz, yumuşacık adımlarla evin içinde dolaşmasına bayılır, “Turgut” diye seslendiğinde içi titrerdi. Zarif ellerini, tek tek bütün parmaklarını öper, dudaklarından aldığı hazzı tarif edemez, her öpücükle kendinden geçerdi. Sabah işe gitmekten nefret ediyor, akşam eve dönünce kendini cennette sanıyordu.

Yavrucak Güzin’in ise zor bir hayatı olmuştu. Annesiyle babasının aşkından bıkıp usanmıştı. Tek çocukları aşklarının meyvesi olacağına aralarına giren bir yabancıydı sanki. Büyüdükçe onları diğer ailelerle karşılaştırıyor, kendisine yapılan haksızlıkları daha iyi anlıyordu. Bencilce para harcıyorlardı. Girdiği bütün işleri batıran babası, güzel karısını en pahalı giysilerle ve takılarla donatıyor, koluna takıp her gece bir davette boy göstermekten hoşlanıyordu. Evde konuklar ağırlanıyor, şampanya ve şarap bedavaymış gibi tüketiliyordu. Para bitince yeni bir yer satılıyor ama neşeli yaşamdan kesinlikle vazgeçilmiyordu.

 

İzzet yirmi yaşına geldiğinde, annesi bakmış oğlu haylazın teki, bari dil öğrensin diye onu İngiltere’ye göndermiş. Ancak İzzet dil öğrenmenin başka bir yolunu bulmuş. Lisan kurslarına katılmak yerine pubları dolaşmaya başlamış. Çat pat İngilizcesiyle idare ederken, bu barlardan birinde garson kız Jenny ile tanışmış ve olan olmuş. Jenny’yi Taksim’deki daireye getirip onunla evlenmiş. Annesi Jenny’nin güzelliğine hayran kalmış. Ayrıca yangın yüzünden babasız büyüttüğü oğlunun her isteğini yerine getirmek âdetiymiş. Böylece kaynana ve Jenny, Türkçe derslerine başlamışlar. İzzet öğrendiği İngilizceyi unuturken Jenny Jale oluvermiş, hatta İzzet’in annesi öldüğünde arkasından Fatiha bile okumuş.

 

Jale’nin güzelliği Güzin’in başına dert oldu. Aynı annesi gibi uzun bacakları ve kütür kütür yuvarlak kalçaları vardı. Sarı bukleli saçları, kırçıllı yeşil gözleriyle girdiği her yeri aydınlatırdı. Sabahları okul yolunda, Beyoğlu’ndan geçerken peşine takılanlar, laf atanlar ve buluşmak için önünü kesip yalvaranlardan bıkıp usandığından, kocaman güneş gözlükleri, bereler ve bol giysilerle kendini gizlemeyi öğrenmişti. İzzet’le Jale’nin harcamalarından nasiplenemeyen Güzin, annesinin eski elbiselerini giyerek, eve en yakın okullara gönderilerek ve evin bütün işini üstlenerek geçirdi gençliğini. 

 

Güzin on dokuz yaşına geldiğinde bir arkadaşına “Annemi sarhoş görmektense ölmesini isterdim” dedikten tam bir gün sonra Jale, içtiği içkiye ve sigaraya yenik düştü. Güzin hep kendini suçladı bu konuda. 

 

İzzet, Jale olmadan bir saat bile geçiremezken o ölünce feryat etmedi, ağlamadı. Gözüne kara gözlük takıp koltuğuna oturdu ve bir daha evden dışarı çıkmadı. Güzin çok çabaladı ama babasına ulaşamadı.

Odasında kıpırdamadan oturuyor, Güzin’in zorla yedirdiği yemekleri yutmaya çalışıyordu.

 

İşte Güzin’le Turgut’un tanışması bu döneme rastlar. İzzet babasından kalan mirası tüketip odasına kapanınca Güzin okulu bırakmak zorunda kaldı. Adadaki arsadan başka bir mülk kalmamıştı ellerinde, o da para getirmiyordu. Başladı iş aramaya. Çok geçmeden sekreter olarak işe alındı. Patron onun güzelliğini görünce başka bir özellik aramadı. Aynı işyerinde çalışan Turgut, Güzin’e hayran hayran bakan bütün erkeklerden daha hızlı davranmayı başardı.

 

Güzin Turgut’un evine yerleşirken babasını da yanında getirdi. Yaşadığı fark edilmeyen bu adam, evin bir odasında kendi başına kıpırdamadan oturmakta, arada bir “O kuyuda” demekteydi. 

Güzin önce sevindi babası konuşmaya başladı diye ama “Kim kuyuda?”, “Hangi kuyuda?” gibi sorularına hiçbir cevap alamadı. Zaten İzzet’in ağzından başka bir sözcük çıkmıyordu. 

 

Bir yıl dolmadan çocukları oldu. Adını Ali koydular. Turgut’un babasının adıymış. Ali altı aylık olduğunda Güzin, Turgut’a sordu.

“Bana verdiğin sözü unuttun mu?”

“Hayır aşkım hiç unutur muyum, sözüm söz. Hatta bu ara bir müteahhitle görüşüyorum.”

“Sahi mi, bak kandırma beni, yoksa darılırım.”

“Sevgilim ben seni ne zaman kandırdım, sahi valla. Baksana bizim evin etrafı hep apartman doldu, burayı da istiyorlar. Ben de şart koştum ‘Veririm ama bana yeni bir daire, adadaki arsaya da ev isterim’ dedim.”

“Ay inanmıyorum, sonunda hayalim gerçek olacak.”

“İnan canım benim, ben tutarım sözümü. Yangın nasıl çıkmış?”

“Hiç bilmiyorum. Babam beş yaşındaymış, hatırlamıyor. Gece yarısı motorla Taksim’deki eve gelmişler.”

 

Arsa adanın üst kısımlarındaydı. Asfalt yol bittikten sonra patikadan kısa bir yürüyüş gerekiyordu. Manzara enfes, bahçe büyüktü. Yanık tahtaları görünce içi burkuldu Turgut’un. Geçen bunca zaman boyunca otlar, kır çiçekleri ve taşlarla kaplanmış olsalar da o gece yaşanan dram hâlâ belirgindi. Köşkün yıkık temeli ağzını açmış olanı biteni anlatmak için bekliyor gibiydi. Arka bahçede kenarı kaba taşlarla örülmüş kuyu Turgut’un çok hoşuna gitti. Hemen çevresini kırmızı taşlarla donatıp resimlerdeki gibi bir çıkrık taktı üstüne, aklından. “İşte şuraya da bir masa koyduk mu!” dedi keyifle. “Yemeklerimizi kuyu başında yeriz. Ali bahçede koşturur, kuyu suyuyla sularız çiçekleri. Karım haklı, adada bir ev harika olacak.”

 

Turgut arsaya baktıktan sonra iskeleye indi. Bir lokantaya oturup balık ve salata söyledi. Gelene geçene, kedilere, martılara, vapurlara, kayıklara bakıp dururken yaşlı bir adam geldi masaya.

“Nesi olursun Mümtaz beylerin?” diye sordu yekten.

“Torununun kocasıyım.”

“Yanan köşkün yerine ev yapacakmışsın derler, doğru mudur?”

“Niyetimiz var, kısmet olursa…”     

“Eh hayırlı olsun!” diyerek dönüp giderken Turgut arkasından seslendi:

“Abi dur nereye? Sana da balık yaptıralım, hem de iki laf ederiz.”

“Yok oğlum, balık istemem, bu yer zaten benim, şimdi oğlum işletiyor, o çağırdı da geldim.”

“Yangını bilir misin abi? Bizim hanıma hiç anlatan olmamış. Nasıl çıkmış çok merak ediyoruz.”

“Bilirim elbette, ben yeniyetmeydim o zamanlar. Adada herkes konuşurdu, Mümtaz Bey uyuşturucu müptelasıymış. Büyük Hanım, yani annesi ‘Ağrı kesici’ derdi ama kimse inanmazdı. Gece ispirto ocağını yakmış, enjektörü kaynatıp kendine iğne yapacak. Ocak devrilmiş Mümtaz Bey kendi odasında yanıp kül olmuş. Alevler köşkü sarınca ev ahalisi uyanıp kendini bahçeye atmış. O zamanki itfaiye yetersiz. Biz alevleri görünce hemen koştuk, baktık yapacak bir şey yok, kalakaldık. Cayır cayır yandı koca köşk gözümüzün önünde. Allahtan rüzgârsız bir geceydi de kolay atlattık. Yoksa sarardı her yanı. İstanbul’dan bile görülmüş. Kristal boy aynaları bomba gibi patır patır patladıydı, alevler arşa çıktıydı.

Baktım bizim İzzet, daha o zamanlar üç ya da beş yaşında, tahta atına binmiş sallanarak yangın izliyor. Küçük Hanım, yani İzzet’in annesi yastığına sımsıkı sarılmış feryat figan ağlıyor, Büyük Hanım’ın yani Mümtaz Bey’in annesinin, yangından kaçırdığı zümrüt küpeleri sıkmaktan avuçları delinmiş.

Gömleğimden yırtıp sargı bezi yaptıydım ona. Önce küpeleri koynuna sokup sonra bana uzatmıştı kanlı ellerini, hiç unutamam o anı. Orta hizmetçisi Esma, elinde bir sürahiyle yere çökmüştü. Hepsi bir başka âlemin kulları gibiydi. Hani çocukların ‘tıp oyunu’ vardır ya, işte onu oynar gibiydiler. Sadece Şaziye, yani aşçı kadın, sürekli mutfağa girip çıkıyor eline geçirdiği bakır tencereleri, sahanları, artık ne bulursa, yangından korumak için kuyuya atıyordu. Mutfak alevler içindeydi çılgın gibi girip çıkarken kayboldu kadın. Belki o da yanmıştır Mümtaz Bey gibi dedik ama kemikleri bulunamadı. Belki ev ahalisi giderken son anda o da motora atlamıştır dedik ve unuttuk Şaziye’yi.”

Yaşlı adam yerinden kalktı içeri doğru seslendi.

“Oğlum, bize iki duble rakı, biraz da fava getir bakalım. Favayı bizim hanım bu sabah yaptı. Bak bakalım böylesini yedin mi? Yangını anlattıkça kasvet bastı valla, içim daraldı. Rakı iyi gider, he mi?”

“Haklısın abi, aynen. Rakısız gitmez bu sohbet.”

“Sonraları İzzet hep gelirdi adaya. Sarışın bir karısı vardı hem güzel hem süslü. Balık yer, soğuk beyaz şarap içerlerdi. Onlara hep şu masayı ayırırdım (eliyle işaret etti). Gelmezlerse verirdim başkasına. Kadın pek neşeliydi. Acayip konuşurdu Türkçeyi, hepimizi güldürürdü. İyice kafayı bulduklarında bir motor gelip alırdı onları. Çok parası vardı İzzet’in. Sonraları satıp satıp yedi dediler. Zaten gelmez oldu. Bir ara Şaziye’yi sormuştum, ‘Bilmem’ demişti.”

“İzzet benim karımın babası, bizimle kalıyor. O biraz hasta. Sanırım yangını hiç hatırlamıyor.”

“Selamımı söyle, Ada Restoran de, Osman de, hemen tanır beni.”

“Baş üstüne Osman Abi. Ben hazır gelmişken şu kuyuyu temizleteyim diyorum. Var mıdır bildiğin?”

“Olmaz mı en iyi kuyucular adalıdır çünkü burada her bahçede bir kuyu vardır. Sen şimdi yola koyul yanan köşke doğru, ben hemen iki kuyucu salarım peşinden.”

 

Sonra kuyu temizlendi, eğri büğrü kara bakırlar çıktı içinden. Balçık çıktı. Balçığın arasından kemikler göründü birbiri ardına. Durum karakola bildirildi. Savcı geldi, adli tıp geldi. İskeletin kırk yaşlarında bir kadına ait olduğu tespit edildi.

Osman Bey adanın en yaşlısı olduğundan karakola çağrıldı.

“Şaziye bu” dedi hemen. “Kimsesi yoktu ki garibin arayıp sorsun. Kara bakırları kurtarayım derken kendi canını da kurtarmak istemiştir belki. Belki de ayağı taşa takılıp düşmüştür, kim bilir…”