Belli ki benim ufaklığa eşyalarımı son dakika yerleştirebileceğim. Fileli ve hava aldıran fermuarlı çantaları, her zaman seyahat günlerini bekledikleri dolaptan çıkardım. Gri valizin içine uzaktan fırlattım. Bir saat içinde yola koyulma telaşıyla en neşeli çoraplarımı, lunaparka gitmeyi bekleyen iştahlı çocuklar gibi uyudukları çekmecede uyandırdım. Küçük fileli çantaya yerleştirip fermuarı kapattım. Krem rengi yazlık bir atlet, semt pazarından alınma ketene benzer bir pantolon ve her zaman en yakın dostum olmuş beyaz gömleğimi ise büyük çantaya yerleştirdim, fermuarı kapattım. Ayracı bir yana savrulmuş son okuduğum kitabımı üzerlerine bıraktım… İçindeki öykünün ruhumda birkaç saat demlenmesi için onu da kendi karanlığım gibi karanlıkta bırakmalıydım. Şarj aleti, birkaç renkli kalem ve boş bir defter kıyısına uzandı kitabın. Gri valizim ve ben birkaç dakikaya hazırız tahminim.
O sesli söylüyor, ben yazıyordum. Ne de olsa yılların ortaklığıydı bizimki.
Güneşin ısıttığı siyah koltuğun üzerine bıraktı beni. Arabamız kırmızı, koltukları siyah kumaştandı. Yol boyu nasıl da yüzüme yüzüme vuracaktı temmuz güneşi. Terleyebilsem bütün kaygılarımı atardım üzerimden. Anlatmaya devam etti, bu yapış yapış hâlimle yazdım durdum ta ki ilk molamızı bir köy kahvesinde verene kadar. Kendisine bir bardak çay söyledi… Bir yandan mikrofonumu, ön yüzümü, sırtımı alkollü bir bez ile temizlemeye koyuldu. Masa serin; çınarın ışıltılı yaprak gölgesi ellerinde ve üzerimde oynaşıyordu. Gönlümü aldı ne yalan söyleyeyim. Terlemem geçti, ferahladım. Parladım… Aydınlandım. Masaya yeniden uzandım. Kaldığımız yerden anlatmaya devam etti, ben içimdeki daktilonun tuşlarına basmaya koyuldum; sözcüklerini yazıya döküp dosyalara saklıyordum. Nefes almadan anlatıyordu da Allah’tan kimsenin kulak kesilemeyeceği kadar kuytu bir köşesindeydik bahçelik kahvehanenin.
Zaman bana ait değil, ellerimden kayıyor, ardından bakıyorum. Okuyor ve yazıyorum sabahın kör karanlığında biraz biraz. Ardından yine bir yerlere yetişmeye çalışıyorum. Okumak dediğin kocaman taze bir nefes almak gibi… Henüz yabancı olduğun bir başka dünyada büyümek, değişmek, dönüşmek değil mi? Bir atlet gibi içinde koşacağım bir stat, bir maraton ya da lezzetli bir hamburgerden koparılmış, hızlı yutulmuş bir lokma ve sonrasındaki anlık haz değil ki. Bugün tam da bu yüzden en sevdiğim birkaç pılımı pırtımı toplayıp yola koyuldum. Sakin coğrafyalarda gönlümce okuyabilmek için… Tüm söyleyeceklerim kayıtlı olsun istiyorum; çünkü bir daha bunu ne kendime ne de sana yapacağım. Sakın ola ben böyle içimden içimden anlatırken şarjım bitmek üzere deme bana, yazıyorsun değil mi? Bak bir salyangoz geçiyor masamızın kıyısından. Onun gibi ağırdan almak istiyorum hayatı. Hem ne acelemiz var ki? Serçe parmağımın kıyısını ayakkabım kana bulayana kadar koşmaktan bıktım artık.
Keskin kulaklarım var. Ama ayak seslerini duyamıyorum. Belli ki çok sessiz yürüyor. Lütfen anlatmaya devam et. Bazen sen mutfaktayken ben evin sana uzak bir köşesinde tek başıma kalabiliyorum. Tıpkı bu salyangoz gibi sessiz ve yalnız. Öyle zamanlarda içime sakladıkları onlarca kayıtlı kitabı başkalarının sesinden sana haykırmak, böylece sesimi sana uzaktan da olsa duyurmak istiyorum. Ama sayfaya dokunmayı, elini üzerinde kaydırmayı, kâğıdı koklamayı sevdiğini o kadar iyi biliyorum ki… Susuyorum.
Okurken ve yazarken kendi sesinin müziğini duymayı seçtiğini biliyorum. Alışkanlıklar değişiyor… Yeni zamanlara uyumlanıyor. Bak bu defa da sen sustun. Aklından geçirdiklerini, mırıldandıklarını duyamıyorum. Bana kalsa her gün aklından geçenleri dinlemek isterdim. Öyle güzel anlatıyorsun ki… Söz araya girmeyeceğim; hani şu yapay zekâ dedikleri var ya, senin yerine düşünmesine izin vermeyeceğim. Seninle metin arasına niye girmesine izin vereceksin ki? Anlattıklarından ne çok şey öğreniyorum. Yazdırdığın metinlerin bir okuru olarak şarjım bitmeden kelimelerini dosyalara kaldırmak zannetme yegâne işimi. Onlara gözüm gibi bakıyorum. Okumak sandıkları şey, çoğu zaman geçip gitmekti bazıları için. Binlerce cümle geçti gözlerinin önünden de kalplerine uğramadı. Biz seninle hiçbir zaman geçip gitmedik. Şimdi de umut etmeni istiyorum. Metnin ile benim arama girebilecek tek şey, bir anlık bir karanlık. Hem bundan sonra koşmak değil, yürümek istediğini söyledin. Hadi kalkalım bu masadan ama koşmadan. Ben siyahlara bürünmeden…
Yazmak en ağır yük. Göndermeye cesaret edemediğin mesajlarını, gecenin üçünde başlayıp sabah yollamaktan vazgeçtiğin mektuplarını, yazarkenki mırıldanmalarını… Hepsini taşımaya devam edebilmem için hadi yeniden yola koyulalım.
Ben yeniden şarj olacağım.
Merak ediyorum ardımızda bıraktığımız kahvehanedekiler de dolabilecek mi?
Mürekkebin acele etmediği, kelimelerin bildirim sesi çıkarmadığı bir yere… Bir defterin boş sayfasına emanet ettim onları, fark etmedin mi? Hepsi uzaktan da olsa bize, ikimize kulak kesilmişti. Çantamdaki boş sayfaları, renkli kalemlerimden birkaçını bıraktım masaya. Köy Enstitüsü’nün aydınlattığı yerlerdendi bu durağımız, söylemeyi unuttum sana.
İnsan en çok yazamadıklarıyla yaşlanıyor. Ben bunu öğrendim. Bir de okumadıklarıyla.
Ne tuhaf… En güzel cümleler elektriğin olduğu yerde değil, insanın içi aydınlandığında doğuyor. İhtiyar çaycının ellerindeki damarları, günlük rızkını bekleyen kedinin sabrını, kapının pasını, toprağın kokusunu okudum az önce.
Sen sustun, dünya konuştu bir an. Şimdi yeniden yazmak zamanı…