Okumanın ve yazmanın tarihine ne zaman şöyle kısa bir bakış atsak katledilen mesafeye hem şaşırırız hem de bir ürkeriz. Bugünün adımları bizi yarın nereye çıkaracak, dijitalleşme okumamıza ve yazmamıza neler yapacak diye tedirgin oluruz çünkü. Düşünsenize; bilgi tekeline sahip Mısır rahipleri ve Sümer kâtipleri zümresinin hiyeroglif ve çivi yazılarından, ileri düzey soyutlama ve iletişimi mümkün kılan Fenikeli tüccarların alfabesine; kil tabletlerden papirüslere, selüloz kâğıtlara; sayfa çevirmek yerine bölüm bilgisiyle kullanılan antik tomarlardan formalı sayfalara epey meşakkatli bir yoldan gelinmiş. El yazmasının, yani bir kitabı var eden bir öznenin ortadan kalktığı matbaa devrimi de çivi yazısından alfabeye geçiş kadar büyük bir devrim. Peki ama ya bugünün e-kitap okuyucuları için ne demeli? Bırakın el yazması dev ruloları, matbaadan artık dijital baskı ile raflara gelen kitaplara ne olacak dersiniz? Kardeşim bana bir e-kitap okuyucu hediye ettiğinde, COVID-19 pandemisi döneminde kaynaklara ulaşmanın ve onları muhafaza edebilmenin kolaylığı, kitapların hayatımızdan tamamen çıkacağını düşündürmüştü. Ama bir yanım da buna ikna olmuyordu ya da ikna olmak istemiyordu. Umberto Eco ile Jean-Claude Carrière’in söyleşilerinin derlendiği Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın’da, tam da bu kaygı hiç ertelemeden, üstelik epey erken bir tarihte ele alınmış. E-kitap düzeninin işi gerçekten çok kolaylaştırdığını kabul etmekle ve kesinlikle kullanılması gerektiğini söylemekle birlikte Eco, kitabın kitap olarak hayatımızdan çıkmayacağını düşünüyor. Bir nesne olarak kitaba ihtiyaç duymaya devam edeceğimizi söylüyor. Bu belki de insanın da bedenli bir varlık olmasıyla ilgili; bedenli varlık, illaki bedenli bir nesneye ihtiyaç duyuyor. Belki kütüphanelerin yeniden oluşturulması ve ihtiyaç duyduğumuz metinlere ulaşma konusunda e-kitapların başka bir işlevi olacak ama basılı kitaplara ihtiyaç hep kalacak. Bir yandan da öyle; kim kütüphanesinde basılı bir İlahi Komedya ya da Şahname olmasın ister ki?
Sorun sadece okur ve kütüphanelerin mahiyeti üzerinden dönmüyor elbette. Peki ama yazmaya ne olacak dersiniz? Kim yazacak, kimler okuyacak? Bu kısmını tarihin akışı gösterecek belki. Rızanın ve toplumsal talebin piyasa aygıtlarınca inşa edildiği bir gerçek; fakat gerçekliğin yaşanış biçiminin ta kendisi zaten ne kadar nesnel ki? Yaşadığımız dünyayı algılayışımızda kullandığımız formlarımız bile kuşkusuz bize zimmetlenmiş, burası böyle; ama bu durum yine de ne olacağına dair düşünmeyi engellemiyor. Yeni mecralar, yeni yazma ve okunma biçimleri de dijitalleşme ile değişti elbette. Yazma tekellerinin kırılmasında demokratik bir yan olduğu inkâr edilemez; neoliberalizmin bu tekelci aşamasında web dünyasında bir deliği kapatsalar, bir diğer delikten fırlayıp söylemesi gerekenleri söyleyebilecek çok özne, çok kanal var. Belki bu yüzden de her yazarın, üreticinin kendi ürününü ve alıcısını bulması gibi bakılabilir sürece. Belki bazı şeylerin değeri sadece rıza inşasıyla değil de dünyanın gidişatıyla ilgilidir. Pek çok defa söylendiği gibi, matbaa da yaygınlaştığında el yazması kitapları piyasadan kaldırırken bu yeni kitap türünün ruhsuz olduğu düşünülüyordu. Aslında bu durum, bugünün yeni yazma ve okuma biçimlerine yöneltilen yaygın eleştirilerin içeriğine epey benziyor. Buna yeni mecralar, yeni kurmaca biçimleri üretilen ağlar da dahil demeli.
Piyasada alıcının azlığı çokluğu, ürünün çağının temsili ya da silinecek olması, bütünüyle tarihin “tarih olmaklığıyla” ilgilidir. Yani diyorum ki, yeni yazma biçimleri belki de bu çağın gereklerindendir; bu yüzden de telaşlanılacak değil de anlaşılması gereken gelişmelerdir. Bunu bir de kendisi zaten çevrimiçi imkânlarla yayın yapmayı yeğleyen bir derginin sayfalarından yazmanın özgüveniyle yazmış oluyorum. Bugünün eleştirisinin dünün özlemiyle değil de yarının ihtimalleri üzerinden yapılması gerektiğini düşünmek lazım.