Mehtap Süner Susuzlu, 1967 yılında İzmir’de doğdu. Eğitimci bir babanın ve sanatçı bir annenin ilk kızıdır. İzmir Ege Üniversitesi Kimya Mühendisliği’nde başlayan eğitim yolculuğunda yön değiştirerek uzun yıllar piyanoya gönül vermiş; kırklı yaşlarıyla birlikte kendi öykülerini biriktirmeye başlamıştır.

İlk öykülerini Şimdi Evimdeyim adlı kitabında toplamış, eser 2019 yılında güncellenmiş ikinci baskısıyla yeniden raflarda yerini almıştır. İlk kitabında karşılaşılan kurgular, Mehtap Süner Susuzlu’nun Urla’nın kalbinde yeniden hayata verdiği ve işletmelerini üstlendiği iki taş konakta nefes almakta; konuklarla paylaşılmaktadır.

Yaşamını Urla’nın bir köyünde sürdüren Süner Susuzlu’nun ilk romanı Bir Karanfil Hayat, 2024 yılında okurla buluşmuştur. Güçlü bir gözleme dayalı metinlerle, “toplum ve aile belleği” üzerinden insan hikâyelerini anlatmaya; iç içe geçmiş tanıklıklardan aldığı ilhamla kaleme aldığı eserlerinde, zaman zaman büyük tutkusu olan gastronomiyi de edebiyatın içine sızdırarak yazmayı sürdürmektedir.

Süner Susuzlu, kendi tabiriyle “bir hikâye anlatıcısıdır.”

“Komik bir şey aramak” olmadı amacım. Çantama tuhaflık defterimi, kalemimi ve hayal gücümü sıkıştırıp işten ayrıldım. Tesadüf bu ya ünü almış yürümüş kıvrık sokağın kalabalık köşesindeki en fiyakalı kafeyi geçen haftadan gözüme kestirmiştim. Üst katındaki minik mermer masada ve tonet sandalyelerinden birinin üzerinde birkaç saatliğine dinlenecektim. O gün öğle sonrası işler nasıl olduysa işyerinde beklenenden de erken yola girmişti. Arabaya park yeri bulmuş olmanın mutluluğuyla üst kata çıkan basamakları güle oynaya çıktım. Teras basık tavanlı ama bir o kadar da havadardı. Kıyıya yakın minik mermer masaya ve bal rengi vernikli bir tonete yerleştim. 

Makul görünümlü, çelimsiz genç adam karşımdaki küçük masaya benden birkaç dakika arayla usulca ilişti. Seçtiği sandalyenin bir ayağı daha kısa olmalıydı. Bir omuzu oturduğu yerde düşük, menüye uzandı. Yeni nesil kahve ve yancısı ala fonfon tatlılar servis eden yerlerden birindeydik şimdi. Masalarımıza menüyü bırakan garson henüz yirmilerinin ortasında olmalıydı. Genç ve tedirgin adam menüde ne var ne yoksa tek tek okuduktan sonra “Her zamanki olsun.” diye fısıldayarak tedirgin göz kapaklarını kırpıştırdı. Başında ister istemez dikilen servis elemanına zorla da olsa gülümsedi. Tuhaf olanı bulmuş yargılamadan seyretmeye koyulmuştum. Tuhafı nerede olursa olsun bulur, tanırdım. Bu belki de benim hayatta kalma yolum, insana olan sevgime beni hep yakın tutan yanımdı.

“Her zamanki” ne olabilirdi diye düşünmeye başladım. 

Tarçın serpilmemiş bir sütlaç? Köpüksüz bir kapuçino? Glutensiz bir kruvasan? Kesin bir tuhaflık bekliyordum. 

Birkaç dakikaya kalmadı garson çocuk masaya yaklaştı, “Her zamankinden kalmamış, arzu ederseniz fıstık ezmeli dondurmamızdan servis edelim.” dedi. Ayakkabısının bağcıklarına gözü takılmış genç adam başıyla garsonu onayladı. Sesi zor duyulur hâliyle dondurmasının üzerine fıstık serpilmemesini istediğini ekledi. Genç garson istifini bozmadan adisyona notunu aldı: “Fıstık serpilmeyecek.” Ardından mutfağa doğru adımladı. 

Yine o küçük çatlak oluşmuştu. Tuhaflık tam da bu çatlağın içindeydi. Çelişki ne amansız bir histi. Tuhaf olanda farklı bir çekicilik, yaşamla çok tatlı bir oyunu vardı.

“Fıstıklı olsun ama… fazla fıstıklı olmasın.” dondurması gibi tatlı, lezzetli, düşündürücü, kararsız, eğlenceli, renkli ne varsa hepsi tuhaflık defterimdeydi.

Kahvemin köpüğünü kaşık kaşık tadıp, keyfini çıkarmaya niyetlenmişken iyi giyimli iki genç kadın adlarına rezerve olan yan masaya ilişti. Üzerindeki baharlık hırkayı çıkarıp tersine katlayan kısa boylu olanı etiketi üste gelecek şekilde hırkayı sandalyenin sırtına yerleştirdi. Arkadaşına, “Ben gösterişten hiç hoşlanmam; gördün mü az önce yolda karşılaştığımız Nilgün’ü?” diyerek kıkırdadı. Etiketi ünlü hırka tonetin yuvarlak sırtından kaymaya çabalarken uzun boylu olan matcha çayı ve üzümlü kruvasanını bizim garson çocuğa sipariş geçmişti bile. İki genç kadın hararetle görgüsüz Nilgün’ü eleştirirken her ikisi de masaya son model cep telefonlarının markaları görünür yüzlerini çoktan yatırmışlardı.

Durum düşündüğümden ciddiydi. Artık ben de bu iki masanın üzerindeydim. Bunu küçük bir “tuhaflık anı”na çevirebilirim diye aklımdan geçirirken garson çocuk ölçülü ve kendi küçük düzeninin içinde son derece makul biri gibi duran müşterisinin yanına geldi. Elinde soğutulmuş yuvarlak çelik dondurma kabına bırakılmış iki top fıstık ezmeli dondurma vardı. Üzerine tek bir adet fıstık bırakılmıştı. Tedirgin adam fıstığı uzun süre inceledi. Sonra garson çocuğa baktı.

“Ben fıstık istememiştim.”

Garson çocuk dondurmanın üzerindeki zavallı fıstığa baktı. 

“Evet ama bu… Sanırım dondurmanın içinden çıkmış?”

Adam fıstığa yeniden baktı.

“Nasıl yani?”

“Fıstıklı dondurma olduğu için…”

Genç adam sustu.

Fıstıklı dondurma da sustu. Sızım sızım erimeye koyuldu.

Bir karşı masaya, bir yan masaya dikkat kesilmiş, tuhaflık defterimin sayfalarını karalamaya devam ediyordum. Yukarıdaki eski satırlara gözüm ilişti bir an. Hâli vakti yerinde bir hanımefendinin heyecanla bir otel rezervasyonu yaptırdığı bir ana şahit olup tuhaflık defterime karalamışım. Telefonda söylenen “Ben lüks istemiyorum… sadece her şey kusursuz olsun.” cümlesini not aldığımı görüp, o sesi ve anı hatırladım. Seviyorum işte tuhaf olanı, tuhaflıktaki o samimiyeti ve asıl gerçekliği. Üç masalı kafe terasından sokağa çevirdim gözlerimi. Teras korkuluk demirleri Fransız balkonlarında olduğu gibi zarif ve baştan çıkarıcıydı. Oturduğum yerden kafenin asıl giriş kapısını, sırada boş masa bekleyen kalabalığı seyredebiliyordum. Gün akşama dönerken fıstıklı dondurma ve etiketi ünlü hırka arasında kalmış bir tuhaf hüzün göğsümün ortasına oturmuştu. Kuyruktaki kalabalıkta herkes aynı fikirdeymiş gibi bir his oluşmuştu içimde. Bu kapının ardı hepsine bir yudum matcha çayında mutluluk vaat ediyor muydu?

Eve dönmek için yine de saat erken sayılırdı. Aceleci yanıma içten içe gülmeye başladığım günlerden geçiyordum. “Hemen olsun” duygusuyla gerçek hayatın yavaşlığı arasındaki çatışmayı komik bulur olmuştum. Uçaktaki koltuğuna oturmak için bir an önce sıraya giren yolculara benzemeyim derken, her yere geç kalacakmış gibi yaşayan o tanıdık yeni insan yan masadaki iki kadının yanına oturdu. Aynı hızla konuşmaya başladı. Bu kafedeki en aceleci insan o olmalıydı. Belli ki dakikliğe de çok önem veriyordu. Kulak kesildim… “Arkadaşlar, her sabah iş yerime dokuzda gelirim. Geçen, sekiz elli dokuzda gelen ofis arkadaşıma on dakika dakiklik konusunda konuşma yaptım.” dedi. İki kadın bakıştı ve aynı anda bastılar kahkahayı. Adam ciddiydi. Saatine baktı… Başını kaldırdı. 

“Mesele saat değil, prensip meselesi…” dedi aceleci beyaz yakalı.

Ben ise kahvemden bir yudum daha aldım ve defterime karaladım.

O zavallı fıstık yenmemişti. Fıstık ezmeli dondurmasını iştahla bitirmiş çelimsiz genç adam, kaşıkla nazikçe tek başı mamur fıstığı boş dondurma kabının orta yerine bırakmış, masanın bir ucuna doğru itmişti.

Alışveriş yorgunu iki kadın arkadaş karabuğday patlaklarını online sipariş geçmişlerdi bu arada. Masadaki aceleci beyaz yakalı arkadaştan sıkıldıkları yüzlerinden belliydi. Glutensiz bir dünyanın içinde matcha çayına eşlik eden bir kruvasanda o akşamüzeri ne kötülük olabilirdi? Garson çocuk geri gelmişti. Tek fıstıklı üzgün dondurma kabını, yeşile çalmış ahşap saplı cam çay fincanlarını ve tüm yağını altındaki kâğıda kusmuş bir bezle elindeki tepside topladı. Aceleci beyaz yakalı bizim garson çocuğu kolundan yakalamasın mı?

 Kalemimin ucunu sivriltiyor, yazmaya devam ediyordum.

“Kahve alabilir miyim?”

Garson çocuk

“Tabii, hangi kahve?”

Genç adam masadaki menüye çoktan bakmıştı.

“Türk kahvesi.”

“Sade mi? Orta mı? Şekerli mi?”

Kırklı yaşlarını süren beyaz yakalı öyle hazırlıksız yakalanmıştı ki, neye acele ettiğini bile hatırlamıyor olmalıydı. Garson çocuk boş gözlerle bakan adama, aynı boş gözlerle baktı.

Tuhaflık Defterime acelecilerin zamanı kendilerinin tükettiğini yazarken, acele etmedikleri zamanda bile acele edenler aklıma düştü. 

Kahvem bitmiş, suyum tükenmiş, yarısını ısırıp bıraktığım bademli kurabiyem masanın bir ucunda, tuhaflık defterim koltuk altımda, bir gün daha insanlık halleriyle zenginleşmiş, kendi tuhaflıklarıma da gülerek güne veda ediyordum. Mizahın altındaki hüznü ve insanın çaresizliğini düşünerek evin yolunu tuttum. 

Tuhaflık Defterim belki de hepimize bir gün büyük çaresizliklerin de küçük hayatlar içinde yaşandığını gösterir, belli mi olur? Aklımda deli sorular yürürken dönüp ardıma baktım. Aceleci adam kaldırımda öylece duruyordu. Belki de tüm acelesi nereye gittiğini bilmeyişindendir diye aklımdan geçirdim.

Tuhaf bir şekilde canım az pilav üstü kuru çekti.