Bir kitabı okurken ve bitirdiğimde, zihnimde ve kalbimde yer eden o aydınlık ve etkileyici bilgi ve duyguları, Rachel Corbett’in yazdığı ve Kerime Dalyan’ın akıcı çevirisiyle yayımlanan Hayatını Değiştirmelisin / Rodin ve Rilke’nin Hikâyesi özelinde anlatmaya çalışacağım.
Kitap, Rodin ve Rilke’nin portreleri ile sanat yolculuklarını anlatsa da benim kitapta gördüğüm bambaşka oldu: Paris sokaklarındaki ayak izleri, hayattaki iniş çıkışlar, insan ilişkileri, dostluklar, kırgınlıklar gibi yoğun tortular…
Rodin’in heykeltıraşlığa geçiş sancılarını; çabalarının ve eserlerinin başlarda sürekli reddedilmesine rağmen hiçbir zaman vazgeçmeyişini, genel kabullere boyun eğmeyişini, sürekli farklı öğrenme alanları arayışını, durmaksızın yeniden yeniden denemesini, yorulsa da yaratımına hiç ara vermeyişini, alanında ne varsa öğretme konusundaki açıklığını ve özellikle öğrencilerine derinden görmeyi öğretmesinin kıymetini okudum.
Keza Rilke’nin gençlik yıllarındaki yılmadan sürdürdüğü yoğun çalışmalarını, umutsuzluklarını, tutunma çabalarını, öğrenme açlığını ve sürekli devinen ruh hâlini de…
1840 yılında Paris’te doğan Auguste Rodin, farklı okul denemelerinden sonra ağır basan sanat tutkusunun peşinde, 1854’te sanat eğitimi alarak heykeltıraşlık yoluna adım atmıştır. Paris’te gördükleri ve Yunan sanatı hakkında öğrendikleri yeterli gelmeyince kendini Roma’da Michelangelo ve Bernini’nin eserleri arasında bulmuştur. Orada taşın içindeki ruhu görebilmeyi öğrenerek Paris’e dönmüş ve heykelin sınırlarını zorlamaya başlamıştır.
Rainer Maria Rilke ise annesi tarafından, ablası bebekken öldüğü için onun yerine konularak yetiştirilmiştir. Rusça, Danca ve Fransızca öğrenmiştir. Annesi, çok küçük yaşlarından itibaren şiir eğitiminin ilk hocası olmuş ve genç Rilke, yirmili yaşlarının başında henüz tanınmamış bir şairin ilk sinyallerini vermeye başlamıştır.
Evlendikten sonra yolu Paris’e düşen Rilke’nin bu şehre gelişi aslında eşi Clara Westhoff sayesinde olur. Clara, Rodin’in öğrencilerinden biridir ve Rilke’yi büyük heykeltıraşla tanıştırmak üzere Rodin’e bir mektup yazar. Rodin talebi kabul eder ve böylece Rilke Paris’e gelir.
Rilke’nin amacı, Rodin’in hayatını yazmak; taşın ve bronzun içinde hayat bulan bir sanatçıyı sözlerle yakalamaktır. Bu niyetle başlayan Rilke ile Rodin’in ilişkisi, kesintili de olsa uzun yıllar sürer.
Rodin’in hayatının amacı ve keyfi sadece “çalışmak”tır. Rilke’ye ve yanındaki bütün öğrencilerine her zaman “travailler, toujours travailler” (çalışmalı, her zaman çalışmalı) der ve yaşamını da bu söyleminden hiç sapmadan sürdürür.
Rodin’in atölyeleri bir dünyadır. Taşın, bronzun ve gölgenin arasında sürekli bir hareket, sürekli bir yaşam hissi vardır. Hatta heykellerinin dünya tarafından onaylanıp onaylanmaması Rodin’in umurunda değildir.
Rilke burada sadece heykel yapmayı değil, gerçekten bakmayı; taşın ve ışığın içindeki ruhu görmeyi öğrenir.
Bir süre sonra Rodin, Rilke’ye sekreterliğini yapmasını teklif eder. Bu görev, uzun yıllar Rilke’nin tam istediği gibi Rodin’e çok yakın olmasını sağlar. Hatta Rodin, heykellerine isim bulmak için Rilke’den tavsiyeler alır.
Bununla birlikte, Rodin’in inisiyatif verdiği hâlde hoşuna gitmeyen bir mektuba verdiği cevap nedeniyle Rilke’yi kovması ve yollarının kesin olarak ayrılmasına yine bu görevin neden olması, beni oldukça etkileyen dikkat çekici bir ayrıntıydı.
Rilke; adını “şair” olarak kabul ettirmek üzere kapanıp günlerce, aylarca elinden kalemi düşürmeyen; ayrıca bazı önemli insanların hayatlarını yazarak hem hayata hem zamana tutunmaya çalışan genç bir sanatçıdır.
Rodin’e duyduğu hayranlık ve bir dostunun önerisiyle onun hayatını kaleme alma fikri sayesinde tanıştığı Rodin’in yanında olduğu süre boyunca, büyük sanatçının hayata bakışını ve disiplinini çok önemser. Rodin’in bütün kabalığına rağmen sekreteri olmaya gönüllü olur.
Bu kısmı okuyunca insan, kendisi ve başkaları için de empati kurabiliyor; hayata tutunabilme, bir ortamda kabul görebilme uğruna hangi aşamalarda nasıl duygusal acılara katlanıldığını, hangi parasızlıklarla mücadele edildiğini düşünüyor.
Empati demişken…
Rodin ile Rilke’nin ayrı ayrı ve aynı anlarda kesişen hayatlarını anlatan kitapta “empati” kavramına da yer veriliyor. Kavramın, 1800’lerin sonunda daha sonra Rilke’nin de hocası olacak filozof Lipps tarafından, önceki görüşlerin derinlemesine araştırılmasıyla ortaya çıktığını öğreniyoruz.
Lipps, empatiyi insanların güçlü bir sanat eseri karşısında yaşadığı deneyimi, kendilerini kaybetme hâli olarak anlatırken buradan hareketle başkalarının zihinlerine açılan bir kapı olarak tanımlıyor. Kavram, diğer entelektüellerin ilgisini çekerek kabul görüyor ve farklı kişilerin çalışmalarıyla yaygınlaşıyor.
Empati, sonradan kırmızı boyanın damarlarda kan gibi dolaşmasını veya mavi bir gökyüzünün adeta ciğerleri doldurmasını sağlayan şey olarak tanımlanıyor.
Rodin, Rilke’yle yoğun çalıştığı dönemde “yalnızlığını kucakla, o en büyük mutluluk” diyerek ona çıkmazlarında ve yoğun dönemlerinde destek olmuştur. Bir keresinde yazı yazma konusunda da şöyle der:
“Düz yazı bir katedral gibi inşa edilmek ister; orada kişi isimsiz, hırslarından arınmış ve tek başınadır, çabaları ve kendi bilinciyle baş başa…”
Bu cümlelerin Rilke üzerindeki etkisi çok büyük olmuştur. Daha sonra Genç Bir Şaire Mektuplar adıyla kitaplaşan, Rilke’nin Franz Kappus’a yazdığı mektupların birinde şöyle der:
“Sizi yazmaya davet eden nedenin kaynağını araştırın, bu sebebin kalbinizin en derin yerlerine kök salıp salmadığını keşfedin.”
Bir başka cümlesi ise şöyledir:
“Arkadaşlarınızdan vazgeçmek, gelişmeniz için size özgür bırakan bir mahrumiyettir.”
Kitap büyük çoğunlukla Paris’te ve çevresinde geçiyor. O dönemin sanatçılarının Montmartre’da yaşamalarını, birbirlerinden etkilenerek orada yaşamayı tercih etmelerini anlatıyor.
Ben Paris’e ilk gittiğimde Montmartre’dan çok etkilenmiştim. Sonra iki kez daha gittim. Son gidişimde yalnız ve uzun kalma fırsatı da buldum. Beni etkileyen şeyin oranın bir kokusu olduğunu ve sokaklarında o kokuyu takip etmenin hazzını keşfettiğimi anladım.
(Aynı şekilde Siena/İtalya için de daha derin bir ilişkim vardır. Oraların da ruhu olduğuna ve beni karşıladığına inanırım ama bu, başka bir yazının konusu.)
Bu satırlar gözlerimin önünden akıp giderken fark ettim ki benim kokusu olduğuna inandığım şey, yüz yıl öncesinden sinen fırçalardaki boyaların, kalemlerin, mermer tozlarının sokaklarda bıraktığı kokularmış. Sanatın kokusuymuş benim duyduğum.
Kitabı okudukça yeniden Paris’e gitme isteğim coştu. Hotel Biron’dan, rahibelerin okula ve şapele dönüştürdüğü Sacré-Cœur’e; oradan sanatçıların önce ucuz olduğu için, sonra da atmosferinden etkilenerek yerleştikleri metruk binalara uzanan hikâyeleri okumak çok etkileyiciydi.
Rodin’in birkaç oda kiralayarak burayı atölyesi yapmasını, ardından müzeye dönüştürmek için hükümetle mücadelesini ve sonunda başardığı Rodin Müzesi’nin hikâyesini okumak çok etkileyiciydi. Rodin’in, Rilke’nin ve Rilke’nin eşi Westhoff’un kaldığı odaları aramak; Rilke’nin Paris’e geldikçe kaldığı o sokaktaki pansiyonu bulmak istedim.
Size de oluyor mu bilmem…
Bir kitap okurken olayların geçtiği gerçek mekânlar, daha önce oralarda bulunduysam ya da bulunmadıysam bile hemen gözümde canlanıyor. O yerlerin ne kadar yakınlarında dolaştığımı düşünüyor ve tekrar tekrar hayal ediyorum.
Kitapta “Nietzsche ve arkadaşı filozofun evlilik teklifini reddettiği Lou Andreas-Salomé ile Rilke’nin tanışması”nı ya da “Rilke’nin yakın dostu ve meslektaşı Stefan Zweig” ile başlayan bir cümleyi okuyunca, benim gibi bir fani için inanılmaz bir “vay be!” anı oluşuyor.
Hepsi aynı dönemde ve aynı yerde yaşamışlar. O sanat atmosferinin içinde bulunmak…
Düşünsenize, sizin de o zaman diliminde tüm bu sanatın içinde yaşadığınızı…
Gelelim kitabın başlığına…
“Rilke bir gün bir müzede başsız bir Apollo heykeliyle karşılaşır ve aradığı ilhamı bu heykelde bulur. Heykel de kendisine bakıyordur. Zira Rilke için Rodin’in kesilmiş gövdeleri bütünlükten uzak değildir ve bunu yazdığı bir monografide ‘gerekli olan hiçbir şey eksik değildir’ diye ifade eder.”
Rilke, sonradan yazdığı Apollon heykeli hakkındaki şiirinde “YAŞAMINI DEĞİŞTİRMELİSİN SEN” diyerek o güçlü mesajı verir.
İşte hayat; bazen bir heykelde, bir cümlede, bir şiirde saklıdır.
Ve doğru bakmayı öğrenirsen, dünya bir daha asla eskisi gibi görünmez.