Dakikalardır elimin altında öylece duruyor kitap. Oysa ben onun sayfalarında kaybolmak için büyük bir hevesle oturmuştum koltuğa. Şarja takılı telefonumdan yükselen her bildirim dikkatimi dağıtıyor. Parmak uçlarımda telefona geri dönmek isteyen bir sabırsızlık. Sanki bir şeyleri kaçırıyorum, sanki yokluğumda dünya dönmüyor. Oysa ben saatlerce kitap okuyan, koca ansiklopedi ciltlerini didikleyen, kütüphane tozları içinde ders çalışan, sevdiklerine sayfalar dolusu mektup yazan bir neslin çocuğuyum. Sıkılmayı da bilirim. Annemin “sıkı can iyidir, çabuk çıkmaz” sözleri hâlâ kulağımda. Peki ya şimdi? Ne ara bu kadar sabırsızlandık? Ne ara dikkatimiz bu kadar kısa bir ana dönüştü? Araştırma yapmak için, dahası yüreğimizi dökmek için bile yapay zekâya bel bağladık. Durup düşünmeyi de tamamen unutursak eğer, işte ben en çok bundan korkuyorum.
Geçtiğimiz bayram tatilinde eşimle Marmara Adası’ndaydık. Adını o bembeyaz mermerlerinden alan ve Marmara Denizi’ne de adını veren ada… Kitle turizminin hoyrat eli değmemiş daha; 1950’li yılların, 60’lı yılların en zarif edebiyatçılarına, şairlerine kucak açmış. Yaşar Kemal’den Tomris Uyar’a, Edip Cansever’den Fethi Naci’ye kadar nice usta kalem bu sahillerde yürümüş; bu bakir doğanın, güler yüzlü balıkçıların, ılık rüzgârın ilhamıyla nice satırlar döşemişler kâğıda. Bugün de çok değişmemiş aslında. Ihlamur, adaçayı ve iğde ağaçlarının sarhoş edici kokuları arasında sahilde yürüdük. Telefonun çekmediği bir noktadaydık. Asırlık çınarların heybetli gölgeleri altında demli bir çay yudumlarken, kitaplarımızın sayfalarını huzur içinde saatlerce okuduk. Sanki zaman seksenlerde bir yerde takılıp kalmış; dünyanın bu baş döndürücü hızına inat, sessiz sedasız direniyor gibiydi.
İşte bu durağanlığın tam ortasında, sahilde yürürken çarptı gözümüze tek tük umarsızca salınan denizanaları. Eşim, yarı saydam bedenleriyle suyun ritmine kendilerini bırakmış bu canlıları anlatmaya başladı. Belli bir evrede ölümsüz olduklarından ne bir beyne ne de bir kalbe ihtiyaç duyduklarından söz etti. Hayatları, akıntının önlerine getirdiği besini çabasızca yutmaktan ibaretti. O gece otelde, uyku ile uyanıklık arasında, telefonu elimden bırakıp yazmaya çabalarken yine geldiler aklıma. Biz de öyle değil miydik? Görünmez bir dijital okyanusun akıntılarında sürükleniyor, önümüze düşen hazır lokmaları sorgusuz sualsiz yutuyorduk. Sürekli maruz kaldığımız sosyal medya bildirimlerinden vakit ayırıp, plan yapmayan, hayal kurmayan, derin düşünmeyen milyarlarca denizanasına dönüşüyorduk usul usul. Ölümsüzlüğe takmıştık üstelik tıpkı onlar gibi. İstenen de buydu belki de: Tek tip, tüketen, yönetilmesi kolay bir insanlık yaratmak.
Bu dev şirketler bizi ekrana ne kadar uzun süre yapıştırırsa o kadar kazanıyor. İçinde kaybolduğunuz, sadece kendi sesimizin yankısını duyduğumuz camdan bir hapishane. Herkesin onayladığı sığ fikirler evrensel doğrular sanılıyor ve böylece düşüncede tek tipleşme başlıyor. Beğenilerimiz, paylaşımlarımız, takipçi sayılarımız yeni sosyal statü karnemiz oldu. Beynimizin ödül mekanizması artık kaç kalp aldığımıza göre çalışıyor. Gün boyu aynı soru zihnimizi kemiriyor: “Acaba ne paylaşırsam daha çok onaylanırım?” Kendini ifade etmenin en kolay yoluysa bir avuç emojiye, bir kısaltmaya, saniyelik videolara sıkışıyor. Dil küçüldükçe düşünce sığlaşıyor, düşüncesi sığlaşan insanın dünyası da giderek küçülüyor ve güdülmesi kolaylaşıyor. Orwell’in 1984’ünde dil küçültülerek düşünce kontrol edilirdi; bugünse sosyal medya bunu hiçbir baskıya gerek kalmadan, kendi rızamızla yapmamızı sağlıyor.
Okuma eylemi de bu büyük dönüşümden payını alıyor elbette. Algoritmalarla kişiselleşen e-kitaplar, okuru hikâyenin ortağı yapıyor. “Beş dakikada kitap bitir” uygulamaları ise romanın ruhunu, dilin ahengini, karakterin iç çelişkilerini aradan çıkarıyor; geriye sadece kuru bir olay örgüsü, basit bir bilgi paketi bırakıyor. Oysa bu, yemyeşil bir ormanda yürüyüp toprağın nemini, kuş seslerini hissetmek yerine, ormanın yalnızca telefondan çekilmiş bir fotoğrafına bakmaya benziyor. Sesli kitap ve podcast’lere karşı daha az ön yargılıyım. Onlar okumayı göz yorgunluğundan kurtarıyor; yürürken, ev işi yaparken edebiyatı hayatımızın tam ortasına taşıyor. Wattpad gibi platformlar ise gençlerin sesini duyurması için bulunmaz bir nimet. Ama oradaki algoritmalar da en kolay tüketilen, en klişe hikâyeleri ödüllendirerek bir tür tekdüzeliği besliyor. Okur, kendisine sunulanla yetinmeyip anlatıya yön verebiliyor, küresel bir okuma topluluğunun parçası olarak aidiyet geliştiriyor. Ne var ki bu dönüşümün gölgesinde, endişe verici bir yüzeyselleşme de filizleniyor.
Bir hekim olarak işin biyolojik kısmını da düşünüyorum. Derinlemesine odaklanarak bir kitap okuduğumuzda harfleri tanıyan alanlar alevlenir, empati ağlarımız devreye girer; karakterin acısını iliklerimize kadar hissederiz. Her kitap, beynimizi fiziksel olarak yeniden inşa eder. Peki ya ekranda, bildirimlerin gölgesinde okuduğumuzda? Beynimiz, avcı-toplayıcı içgüdülerine geri döner. Metni satır satır okumak yerine, ilk birkaç satıra bakıp hızla kaydırarak sadece anahtar kelimeleri avlarız. Her bildirimde dopamin salgılanır, ama aynı anda stres hormonlarımız tavan yapar. Sürekli tetikte oluruz. Derin düşünce için gerekli sinir ağları devre dışı kalır. Daha da korkuncu, beynimizin farklı bölgeleri arasındaki bağlantı yolları, kullanılmaya kullanılmaya otla kaplanmış bir patika gibi sessizce yok olur. Acaba düşünmeyi de yavaş yavaş unutacak mıyız? Belki de cevap, bu iki kavramın artık bir başlangıç ve bitiş noktası olarak değil, iç içe geçmiş bir süreklilik olarak kavranmasında saklı. Okur, metni sadece tüketen değil, aynı zamanda üreten, yayan, dönüştüren ve giderek metnin kendisi hâline gelen bir faile evriliyor. Metin ise okurun zihninde, ekranda, kulaklıkta, sosyal medya akışında ve hatta oturma odasında yaşayan bir varlığa dönüşüyor. Bu yeni okuma biçimleri ne bütünüyle bir demokratikleşme cenneti ne de topyekûn bir yüzeyselleşme cehennemi. Her teknolojik sıçramada olduğu gibi, matbaanın icadından sessiz okumaya geçişe dek, okuma eylemi daima dönüştü ve her seferinde benzer kaygılar dile getirildi. Bugün asıl mesele, bu araçları bilinçli bir farkındalıkla kullanarak neyi kaybettiğimizi ve neyi kazandığımızı sorgulamakta. Derin okumanın sabrını, dilin tadını, şiirin sessizliğini yitirmeden; etkileşimin, erişilebilirliğin ve kolektif zekânın sunduğu olanaklardan faydalanabilmeliyiz. Okurun başladığı ve metnin bittiği yer, nihayetinde anlamın inşa edildiği o eşikte, her seferinde yeniden belirlenmeyi bekliyor.
Düşünme zahmetine yeniden talip olmalıyız. Algoritmanın bize önerdiği her kitabı, her haberi bir an durup sorgulamalıyız. “Bunu gerçekten ben mi istiyorum, yoksa sistem benim isteyeceğimi varsaydığı için mi karşıma çıkarıyor?” diye sormalıyız. Yapay zekânın çıkardığı özeti, bir kitabın kapısından içeri şöyle bir göz atmak için kullanabiliriz. Ama o özetin, kitabın kendisinin yerine geçmesine asla izin vermemeliyiz.
Asıl mesele, o devasa okyanusun içinde bilinçli bir yüzücü olmayı öğrenmekte; akıntıyı fark etmekte, arada bir durup “Ben şimdi nereye sürükleniyorum?” diye sormakta. Bu düşüncelerle kitabımın kapağını tekrar açıp o eşsiz kokusunu içime çekiyorum. Kalemimle sevdiğim satırların altını büyük bir zevkle çiziyorum. Sayfanın kenarına, el yazımla küçük notlar düşüyorum. Yazarla kurduğum köprüden onun evrenine geçerken hayal etmenin ve yaratıcı düşüncenin hazzına doyasıya varıyorum. Yaşasın edebiyat. Peki ya siz denizanası mısınız? Yoksa bilinçli bir yüzücü mü?