Estetisyen ve makyözüm. Yazmak bana çok iyi geliyor. Mikroscope dergisini takip ediyorum.

 

Sessizliğin Kıyısı

İstanbul’un üzerini bir yorgan gibi örten o gri, puslu 2 Mayıs sabahıydı. Takvimde bahar yazıyordu ama rüzgâr, sanki kışın son nefesini denizin üzerinden üzerimize üflüyordu.
Karaköy vapurunun o meşhur, boyaları dökülmüş ahşap koltuklarından birine oturdum.

Otuz altı yıl… Bu şehirde, bu denizle yan yana tam otuz altı yıl geçirmiştim. Ama bugün, vapurdaki o tahta sıranın soğukluğunu bacaklarımda hissederken sanki İstanbul’la, sanki o sonsuz maviyle ilk kez tanışıyordum.

Yanımda Selim vardı. Otuz altı yılımı beraber tükettiğim adam…

O, her zamanki gibi telefonunun o küçük, ışıklı ekranına gömülmüştü. Telefonun mavi ışığı yüzüne vurdukça, ruhunun ne kadar uzaklara gittiğini, ne kadar ulaşılmaz olduğunu bir kez daha anlıyordum.

O an düşündüm: Bir insan neden yanındakiyle değil de cebindeki o küçük cihazla konuşmayı seçerdi? Yanında oturan kadının varlığına körleşmek, bir evliliği nasıl bu kadar ıssız bir çöle dönüştürebilirdi?

Selim’in dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Ekrandaki bir şeye güldü.

Kime? Neye?

Benim varlığımdan haberdar mıydı acaba?

İçimden, “Selim, bak, deniz bugün ne kadar dalgalı,” demek geldi. “Martılar neden bu kadar ürkek, biliyor musun?” diye sormak istedim. Ama ağzımı açmadım.

Çünkü biliyordum; açarsam o kapı duvara çarpıp geri dönecekti. Yıllardır ördüğü, üzerine “umursamazlık” tabelasını astığı o devasa duvarlar, benim sesimi yutmaya yeminliydi.
Vapurun güvertesinde bir martı dikkatimi çekti. Tıpkı benim gibi kararsızdı. Kanadını açıyor, tam denize dalacakken vazgeçip havada asılı kalıyordu.

O martı, benim içimdeki suskun, korkak Nil’di. O martı, otuz altı yıldır cesaret edemediğim tüm kararların simgesiydi.

Zihnim hemen o gün üzerinde çalıştığım Ahmet ve Leyla’nın dünyasına kaydı. Hikâyemde Leyla da tıpkı benim gibi, Ahmet’in buzdan surlarının önünde bekliyordu.

Leyla, çocukluk anılarını, o eski yaz akşamlarını, annesinin mutfağındaki baharat kokusunu anlatmak istediğinde Ahmet, “Yine boş şeylerden bahsediyorsun,” derdi. Tıpkı Selim’in benim küçük mutluluklarımı “boş” görmesi gibi…

Leyla o anlarda kendine sorardı: Bir insanı yaşatan şey, beraber kurulan hayaller mi; yoksa sadece yan yana geçip giden yıllar mı?

Benim cevabım, vapur Karaköy iskelesine yanaşırken netleşti: İnsan, yaşadıklarından değil; aslında yaşayamadıklarından yoruluyormuş.

O vapurdan indiğimizde, Karaköy’ün kalabalık balık-ekmek dükkânlarının önünde yürürken Selim’in adım atışındaki mekanikliği izledim. Hiçbir yere ait olmayan, hiçbir şeyi merak etmeyen, hiçbir şeyden keyif almayan bir adam…

Pasajın altındaki mağazaların önünden geçtik. O an tezgahtaki gözlükleri gördüm.

100 TL.

Bir kadının ruhunu onarmaya, ona “ben buradayım” dedirtmeye yetecek kadar küçük bir miktar…

Selim’in cüzdanını açarken yüzünde beliren isteksizlik, cimriliğin ötesinde, sanki duygularıma kesilen bir vergiydi. Gözlükleri aldım. O kahverengi gözlükleri taktığımda dünyayı başka bir renkle görmeye karar verdim.

Selim’in “Hadi artık dönelim,” demesi umurumda bile değildi. O an, benim kendi dünyamda kurduğum ilk kaleydi.

Dönüş vapurunda, kalabalığın gürültüsüne rağmen kendimi en tenha yerime çekildim.
O an, martıların kanadına tutunup uzaklara gitme hayali yalnızca bir imge değil, bir plan olmaya başladı.

“Sahi,” diye düşündüm, “martılar yuva yapar mı?”

Eğer onlar rüzgârın en sert estiği yerlere yuva yapabiliyorlarsa, ben de bu sessizliğin ortasında kendime bir yuva kurabilirdim.