1989 Fethiye doğumlu olan Sultan Ünal, sanat tarihi alanında lisans eğitimini tamamladı ve yüksek lisans eğitimini aynı alanda sürdürmektedir. Üniversite yıllarında Bursa’da bulunduğu dönemde üniversite tiyatrosunda yer alarak sahne sanatlarıyla da ilgilendi.

Kadın çalışmaları, edebiyat, sanat tarihi ve müze çalışmaları başlıca ilgi ve araştırma alanlarıdır. Kültür ve sanatın kamusal alandaki görünürlüğünü artırmaya yönelik etkinlik ve projelerle ilgilenmektedir.

Uzun yıllar Bursa’da yaşayan Ünal, yaklaşık on bir yılın ardından Fethiye’ye yerleşmiştir. Halen Fethiye Kitap Müzesi’nde sanat tarihçi olarak görev yapmakta ve çalışmalarını burada sürdürmektedir.

Bursa’da yaşadığım dönemdi. 2017 yılının ilkbahar aylarıydı ve hayatımın ruhsal olarak pek de iç açıcı geçmediği bir dönemden geçiyordum. Yalnızlık çekiyor, yoğun tempoma rağmen sık sık sıkılıyordum. Bu sebepten olsa gerek, kendimi kitaplara veriyor, oradaki dünyaların içinde yaşayarak kendimi teselli ediyordum. Yeni bir okuma konsepti belirlemiş; seçtiğim bir yazarın tüm kitaplarını kronolojik sırayla okuyordum. 

Sıradan bir izin günümdü. Orhan Pamuk dönemindeydim ve sırada Masumiyet Müzesi vardı. Sabah, o günü nasıl değerlendireceğimi bilemezken birden şu soru parladı zihnimde: 

“Yahu ben neden günübirlik İstanbul’a, Masumiyet Müzesi’ne gitmeyeyim ki?” 

Hızlıca toparlandım. Belediye otobüsüyle 2U hattından Mudanya’ya geçtim. Neyse ki oturacak yer buldum ve kitabı okumaya devam ettim. Ardından BUDO feribotuna atladım, yine koltuğuma kurulup okumayı sürdürdüm. Kitabın yarısını çoktan geçmiştim, fakat tamamını bitirip müzeyi gezmek istiyordum. 

İstanbul’a vardım. Hemen Taksim’e çıktım, oradan yokuş alkali Çukurcuma’ya yürüdüm. Yerini tespit edip en yakındaki kafeye girdim. Kendime kahve ve kahvaltı söyledim. Kitabın son yüz sayfası kalmıştı. Bir yanım bir an önce bitsin istiyor, diğer yanım ise aynı hazla hiç bitmesin diyordu. 

Bir kitabın içine gerçekten girmek nasıl olurdu? Ben artık hem Kemal’dim hem Füsun. O kadar gerçekti ki bence bu hikâye, o yüzden Orhan Pamuk’un “kurmaca” demesine kesinlikle inanmıyordum. Hatta içten içe sinirlerimi bile bozuyordu bu açıklaması; iyi bir yazar imajını bozmamak için yalan söylediğini düşünüyordum. Velhasıl, kitabımı bitirdim ve müzeye geçtim. 

O kadar heyecanlıydım ki elim ayağım titriyordu. Kitap kollarımın arasındaydı. Son sayfalarında bilet bölümü vardı. Eğer kitabınızla giderseniz ilk giriş ücretsizdi. Görevli mührü bastı. Mührün deseni bile başlı başına bir tasarımdı; Füsun’un küpesinden esinlenilmişti. 

Mekâna adım attığım anda zemindeki kelebek motifi beni karşılıyor, sağ tarafta ise Kemal’in sekiz yıl boyunca biriktirdiği sigara izmaritlerinden oluşturulmuş bir yerleştirme yer alıyordu. Tek kelimeyle muazzamdı. Her bir ayrıntıya mest oluyordum. 

Orhan Pamuk’un birden fazla söyleşisini izlemiştim. Birinde müzecilik hakkında şöyle diyordu: 

“Bu müzeyi yapmaya karar verdiğimde zaten birçok araştırma yapıyordum. Sonra Avrupa’daki tüm müzeleri gezmeye karar verdim. Hemen hemen hepsine en az bir kez gitmişimdir. Louvre, British Museum; bunlar zaten anıtsal müzeler. Ama mesela bir ressamın evi vardı; resimleri pek de güzel olmasa da evini öyle bir şiirsellikle müzeye dönüştürmüş ki ne zaman Avrupa’ya gitsem mutlaka uğramak isteyeceğim yerlerden biridir. Ama İran’da bir halı müzesine gidiyorum; dünyanın en güzel halıları var içinde ama müze kurgusu öyle kötü ki eserlerin büyüsü kayboluyor.” 

Gerçekten de Pamuk burada anlatmak istediği müzecilik anlayışını Masumiyet Müzesi’nde bana verebilmişti. Elimde kitabım, içimde ilham dolu çıktım o gün müzeden. Ve ben, içeri girdiğim Sultan değildim artık. İçimde harlanmaya fırsat bulamayan o sanatsever Sultan ateşi, o gün o müzede harlanmıştı. 

Ve ben tam da o gün, o müzede sanat tarihçisi olmaya karar verdim. 

Koleksiyonların arasında; işportacılardan, mezatlardan, pazarlardan toplanmış tuzluklar, kalemler, biblolar, saatler vardı… Tek başına sanatsal önemi olmayabilecek küçük objeler öyle bir kurgu ve şiirsellikle bir araya geliyordu ki zihnimde sürekli aynı cümle dönüyordu: “Ben de yaparım. Ben de yapmak isterim. Ben bunu istiyorum.” 

And bir karar vermiştim. Sanat tarihi okuyacak ve kendi müzemi açacaktım. Müzemin konusu ise Anadolu’daki kadınların çeyizlikleri olacaktı. Bölge bölge gezip örnekler toplayacak; o el emeklerini, o ince işçiliği bir Çeyiz Müzesi ya da Dantel Müzesi olarak bir araya getirecektim. 

Bu sanat deneyimi, gelecekten ne istediğime karar vermemde yardımcı olmasının yanında; sıkıca tutunduğum, karakterimin bir parçası olan, hatta dostlarıma göre beni tanımlayan özelliklerden biri haline gelen hatırı sayılır bir kişisel kütüphane edinmeme de yol açmıştı. Tek tek alıp biriktirerek, sonra okuyarak, içinde yaşayarak evimin salonunda çocuğum gibi büyüttüğüm bu kütüphanemle gurur duyuyordum. Tüm dostlarım birer birer evlendi, çocuk yaptı, doktoralarını bitirdi, kariyerlerinde sıçramalar yaptı ya da araba aldı. Benim de elimde; ortalama bir araba alacak kadar para ve belki de bir ev yapacak kadar emek harcadığım salonumdaki bu kutsal anıt vardı ve onunla gururlanıyordum. 

Yıllar geçti; yıllarca ev değiştirip şehir değiştirip her seferinde peşimden sürüklediğim, gururla her evimin tam ortasına kurduğum kitaplığımı geçen sene bu zamanlar, sıradan bir gün salonda otururken uzun uzun incelemeye başladım. Ve birden içimde bir öfke kabardı: “Bu ne kibir!” 

Salonumun ortasında, “Bakın ben ne kadar akıllıyım, ne kadar çok okuyorum, ne kadar çok biliyorum,” demenin farklı bir yöntemiydi sanki bu durum. Kitapların sanatsal deneyimi okurken başlar ve onlar sonsuza kadar içimizde yaşamaya devam eder. Bu durum bana, kitapların nesnel varlıklarının birer obje olmaktan öteye gidemeyeceğini düşündürmüştü. Hatta belki de salonumda, ismi geçen bu yazarların arasında hayat ideolojisini uygun bulmayacağım kişiliklerin olması yüksek bir ihtimalken, bu isimleri kutsallaştırmamın ne anlamı vardı ki? 

Ve bunca değişim ve dönüşümden sonra fark ettim ki artık yollarımızı ayırmanın vakti gelmişti. Her şeyin manuel haline alışmış 80’lerin son çocuklarından olan ben, zihnimin genişlemesine imkân tanıyan bu kitaplar sayesinde dijitale bir şans vermeye ikna oldum. Hepsini sattım, hediye ettim, bağışladım. Güya kazandığım para ile dijital kitap okuma ekranı alacaktım. 

Bir teknoloji mağazasına gidip de “Acaba nasıl bir şey alsam?” demeye kalmadan kendimi bir müzede buldum; hayatımı kazanacağım ve yaşayacağım, yani mesleğim olacak olan Kitap Müzesi’nde… Bilenleriniz bilir, Muğla Fethiye’de belediyeye bağlı bir kültür evi açıldı. Alt katı kütüphane, üst katı ise nadir ve imzalı eserlerden oluşan, bu konseptteki ilk kitap müzesi. Müzede çalışmak ve kütüphanede olmak gibi iki hayalimin aynı anda gerçekleşmesi inanılmaz bir durum doğrusu. 

Evet, bugün yine bir müzedeyim. Burası bir kitap müzesi. Hayatımı bir dantel gibi örerken bakalım Tanrıça Athena beni cezalandıracak mı, yoksa mükâfatlandıracak mı? 

Hayatın beni bir kitap müzesine ve kütüphanesinde çalışmaya taşıyan yolculuğu, bir kitapla başlamıştı. Şimdi geriye dönüp bakıyorum; o müzede yaşadığım his sadece bir kitabı yeniden okumak değildi. Oradaki deneyimimle bir kitabı farklı bir konseptle yeniden okurken kendi hayatımı da yeniden okuyabilme fırsatı bulabilmiştim. Bir okuma deneyimi, bana kendi hayatımı da yeniden okuma imkânı vermişti.