Kasabanın en eski sokağında, yıllardır kimsenin uğramadığı küçük bir sanat galerisi vardı. Duvarlar dökülüyor, vitrin camları buğulanıyor, içerideki sessizlik zamanın üzerine ince bir örtü gibi seriliyordu.
Bir sabah galerinin sahibi Alya, kapının önünde ilerleyen bir salyangoz fark etti. Küçücük canlı, ardında gümüş renkli bir iz bırakarak ağır ağır ilerliyordu. Alya onu izlerken içinden tuhaf bir düşünce geçti:
“Belki de insanlar gibi o da bir yere yetişmeye çalışıyor.”
O gün galeride yeni bir sergi açılacaktı. Fakat sergilenecek tabloların çoğu yarımdı. Kimisi bir ayrılığın ortasında bırakılmış, kimisi kırgın bir anın tam eşiğinde durmuştu. Her biri bir parçalanma hikâyesi taşıyordu.
Öğleden sonra ziyaretçiler gelmeye başladı. İçlerinden biri, elindeki bastona yaslanarak duvardaki resmi işaret etti.
“Bu eser neden tamamlanmamış?”
Alya gülümsedi.
“Çünkü bazı şeyler eksik kaldığında daha çok şey anlatır.”
Adam düşünceli bir şekilde başını salladı.
Galeri kapanmaya yakınken küçük bir kız çocuğu içeri girdi. Elinde yalnızca bir defter vardı. Çekinerek duvardaki boş alana yaklaştı ve defterinden kopardığı sayfayı oraya iliştirdi.
Sayfada yalnızca şu cümle yazıyordu:
“Bir gün kırılan her şey yeniden aynı olmaz ama başka bir şeye dönüşebilir.”
Alya’nın gözleri doldu. Küçük kız giderken ona el salladı. Elindeki ince serçe parmağı havada kısa bir yay çizdi.
Tam o sırada sabah gördüğü salyangoz, galerinin kapısından içeri süzüldü. Yavaş, sakin ve kararlı…
Alya o an anladı.
Hayat bazen acele edenlerin değil, yaralarını taşıyabilenlerin yolculuğuydu.
Galerinin ışıklarını kapatırken son kez dönüp duvarlara baktı. Eksik resimler, kırık hikâyeler ve yarım kalmış hayaller arasında hâlâ yaşayan bir şey vardı.
Belki de onun adı şimdi de umuttu. Çünkü insan, en büyük parçalanmanın ardından bile yeniden başlayabilecek kadar dirençliydi. Ve bazen bir salyangozun bıraktığı iz, en uzun yolların bile yürünebileceğini anlatmaya yeterdi.