ÖZGEÇMİŞ

Nilgün Çökelek 1973 yılında Burdur’da doğdu. 1995 yılında Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nden mezun oldu. Mesleki kariyerinin 30. yılında emekli oldu.

Çocukluğundan bu yana şiir ve hikâye yazmaktadır. Profesyonel olarak yazmak adına iki yıl Akgün Akova’nın “Yazı Yazmanın Bin Bir Yolu” atölyesine ve Mario Levi’nin “Yaratıcı Yazarlık” eğitimlerine katılmış olup halen “Neslihan Önderoğlu Kurmacaya Yolculuk” atölyesine devam etmektedir.

Hayatın içinden insan ilişkileri ve insan psikolojisi üzerine sade bir dille kısa hikâyeler yazmakla beraber gezi yazıları ve şiir çalışmaları da bulunmaktadır. Yazar yazı çalışmalarını İstanbul’da sürdürmektedir.  

Bahar gelince tohumun toprağa geçişini, açan çiçeklerin büyülü zarafetini, Vivaldi’nin ılık bir rüzgâr gibi hissettiren notalarını, şairlerin aşka gelen coşkulu dizelerini anlatmak isterdim. Çünkü bahar edebiyatta yeniden doğuşun, uyanışın, aşkın ve umudun simgesidir. Ama ne yazık ki doğanın her seferinde dirilişine rağmen insanoğlunun kibri ve merhametsizliğiyle yaptığı yıkımlar, anlamsız savaşlar içimizi karartmaya devam ediyor. Bu yıl nisan ayının ortalarına gelmemize rağmen hava çok soğuk ve yağışlı. Acaba baharın tam anlamıyla gelemeyişi, savaşın ızdırabına doğanın da yas tutuşu mu? diye düşünmeden edemiyorum.

Sabah penceremi araladığımda içeri dolan serin rüzgâr, odanın içine nefis çiçek kokuları taşıyor. İlkbahar soğuk da olsa kuş cıvıltılarıyla gelmiş. Ama haberlerde ve sosyal medyada yüzlerce çocuğun hayata gözlerini yumduğunu görüyorum. İşte o an insanın sevinci kursağında kalıyor. Savaş sürerken baharın neşesini yaşamak, vicdanımızı sızlatan bir çelişki midir?

Belki de değil. Belki tam tersine, savaşın yok etmeye çalıştığı her şeyi hatırlamak için hayata daha sıkı sarılmak gerekmez mi? Baharın gelişiyle ölümün kıyısında da yaprakların yeşerdiğine tanıklık etmek bence doğanın en masum direniş biçimi.

Bahar ile savaş insanlık tarihinin en keskin karşıtlığı. Biri doğanın sürekliliğini sağlama biçimi, diğeri insanın doğaya açtığı yara. Biri nefes aldırıyor diğeri nefesleri kesiyor.

Medeniyetin zirvelerinde olmamız gereken böylesine bir çağda nasıl oluyor da bu kadar barbarlaşabiliyor insanoğlu? İnsan hakları, toplum kuralları ne için ve ne uğruna hiçe sayılıyor?

Savaş gemileri kıtaları aşıyor, savaş uçakları gökyüzünü karartıyor, roketler, füzeler, insansız hava araçları şehirlere ateş kusuyor. Suçsuz yere çocuklar, kadınlar, yaşlılar, gençler, bebekler ölüyor.

Özellikle bu yıl bahar İran’da çok buruk yaşanıyor. Tahran’da nevruz vakti. Üç bin yıllık bir gelenek. BBC’nin yaptığı röportajları üzüntüyle okuyorum. “Baharın ve yeniden doğuşun müjdecisidir Nevruz. Oysa bu yıl Nevruz’un kokusu yok havada.” Bunu söyleyen, yirmili yaşlarda bir genç kız, “Bazı dükkânlar açık ama havada Nevruzun kokusu yok.” Savaş, yalnızca ölüm getirmiyor. Bayramların tadını, alışveriş telaşını, insanların gözlerindeki ışıltıyı da çalıyor. Ellili yaşlarda bir kadın, “Her gün artık ne kadar da uzun sürüyor” diyor. Oğlu ise “Bunun son Nevruzumuz olmasını istemiyorum” diye ekliyor. Altyapı yok olacak, ülkeden geriye bir şey kalmayacak diye korkuyor. Bu korku, ölümün ta kendisinden daha ağır: bir medeniyetin, bir tarihin, bir kimliğin yok oluşuna tanıklık etmek. İşte o zaman nevruzun anlamı değişiyor. Haft-sin sofrası kurmak bir inat haline geliyor. Belki de savaşa karşı en güzel başkaldırı, yaşamın ritüellerini sürdürmektir.

Bu yıl da bahar, farklı inançlar ve geleneklerle yaşanıyor. Doğuda nevruz, batıda paskalya, çan sesleri ve yeniden dirilişle toprak uyanıyor. Tahran’da bir kadın haft-sin sofrası için yumurta süslerken, başka bir yerde paskalya yumurtası boyayan bir anne, başka bir anne kıldığı namaz sonrası savaşın bitmesi için dua ediyor. Dünya barışı dediğimiz şey tam da bu değil midir? Savaşın gölgesinde açan çiçeklerin paskalya ve nevruzun yeniden doğuş coşkusuyla buluştuğu bir sabaha her din, dil, ırk ve inanıştaki insanların hep birlikte uyanması.

Unutamadığım bir başka haber görüntüsü de Hürmüz Boğazı, Bandar Abbas. Bir plaj. İki ağaç arasında salıncak. İpleri yıpranmış, tahtası çatlamış bir salıncak. Üzerinde bir kız çocuğu. Saçları rüzgârda uçuşuyor. Sallanıyor. Arkasında, bir deniz üssünden yükselen dumanlar…

Çocuğu düşündüm, savaşın içinde de olsa coşkuyla salladığı salıncağını. Sonra diğer çocukları; yıllardır savaşın coğrafyası olan Ortadoğu’nun keşmekeşinde büyümeye çalışan, sapanla taş atan, oyunla savaşı karıştıran, yaralanan, ölen masum çocukları. Savaşı başlatanlar çoğu zaman güvenlikten, sınırdan, egemenlikten söz eder. Ama geriye kalan acılar, mezarlar, yıkıntılar, yetimlerdir.

Savaş varken baharı yaşamak bir tercih değil, insan olmanın kaçınılmaz bir parçası. Çünkü savaş insan yapımı, bahar ise doğanın bize armağanı. İnsan doğanın döngüsünü durduramaz. Doğa bize her yıl yeniden başlamanın, budanan yerden daha gür çıkmanın sırrını verir. İnsansa kendi yarattığı sınırlar içinde debelenmeyi marifet zanneder. Savaş insanın bu mavi gezegene giydirdiği dar bir gömlektir. Çözümse basit aslında bir tohumun sabrına ve toprağın cömertliğine sahip olmak. Başkasının bahçesindeki çiçeği koparmak yerine kendi avucumuzdaki toprağa bakmak. Toprağın altında savaşın adını bile duymamış kökler var. O kökler sınırları umursamadan, yatay bir şekilde birbirine kavuşur. Ya da yan yana büyüyen ağaçları düşünelim yukarı doğru ilerleyen dallar birbirine değmeden gökyüzüne uzanırken hem sınır koymayı hem de birlikte olmayı öğretir bize.

Bahar, her şeye rağmen gelir. Tahran’ın yıkık duvarlarının ardına, Kiev’in harabelerine, Gazze’nin kanlı, tozlu toprağına rağmen gelir. İçimizde hep var olan ve büyüyen bir umut gibi. Savaşların kışından sonra barışın bahar iklimini diyalog ve diplomasiyle inşa etmekse insanlığın en büyük sorumluluğu olmalıdır.