1969 Bursa doğumluyum. İlk orta lise üniversite eğitimimi Bursa da tamamladım. Master eğitimime Kocaeli ve Eskişehir’de devam ettim. Ulusal ve uluslararası birçok eğitim, sempozyum ve panellere katılımcı ya da sunumcu olarak katıldım. Hepsinde yolun başında, yolda ve yolun sonunda insan vardı. Yirmi beş yıldır psikoterapist olarak yolculuğum devam ediyor. Yolculukta bana eşlik eden bavulumda edebiyat, seramik, birkaç oyuncak, birkaç fotoğraf var. Halen Bursa’da hafta içi ovada hafta sonu dağda yol alıyorum.

“Kâzım askerden gelsin, cümle âleme Çekirge Sultan’a adağım olsun,” diye ahdetmişti halam.
Kâzım Abi askerden geldi. Tüm akrabalara haber gönderildi.

“Bu Perşembe Kâzım’ın Çekirge Sultan’a adağı var. Buyurun gelin.”

Akşamdan hepimiz Ülker Halamlara gittik. Kocaman teknede hamur mayalandı. Delikanlılar ceviz kırdılar bahçede.

“Kör olasıcalar, yiyip durmayın cevizleri lokuma koyacağız,” diye bağırdı halam.

Kâzım Abi’yle arkadaşları eğleniyorlardı. Sonunda bir tas ceviz çıkmıştı ki kabuklar bir leğen dolusu. Halam gidip hışımla ceviz sandığını kucakladı.

“Aaa âleme rezil olacağız valla.” Söylene söylene cevizleri getirdi. “Kırın kızlar, şöööyle bol cevizli lokum olsun.”

Annemler beş kız kardeş. Ama dedem, ablası dördüncü doğumda vefat edince dört kızı da alıp getirmiş.

“Enişte el eli. Kız kısmı bunlar,” deyip. Zaten enişte de iki aya kalmamış evlenivermiş, dediklerine göre. Dokuz kız bir evde büyümüş.

Halam kilosuna rağmen iki katlı ev, bahçe, kiler seyitti durdu bütün gece. Annem sarmanın içini hazırladı; nar ekşisi, yenibahar, kuş üzümü, çam fıstığı… Halam ortalıkta “Bol bol koyun, Kâzım’ıma feda olsun,” dedi durdu.

Alt katta sundurmada kocaman beyaz çarşaflar yayıldı. Sofralar konulup mayası gelmiş hamurdan bol cevizli lokumlar kesildi. Gelinlerin bileklerinden yağlar süzülürken lokumlar tepsiye dizildi, üstlerine beyaz çarşaflar örtüldü.

Büyük odada yerde kocaman sofranın içinde incecik yeşil asma yaprakları. Annemle Aysun Teyzem, yengem yaprak sardılar sabah ezanına kadar. Ben annemin dizinde, onların koparıp tepsinin kenarına koydukları tuzlu yaprak saplarını çiğnerken uyuyup kalmışım. Sabah sofranın üstünde altı tencere yaprak sarması, üstlerinde birer porselen tabak.

“Aysun, iki tencereyi annenlere götür de pişiriversin yengem. Öbürlerini de koyuverin ocağa,” dedi halam.

Sabaha kadar lokum kesen, yaprak saranlar ezandan sonra hepsi bir köşede, kimi sedirde kimi minderde kıvrılıvermişler. Halam bahçede fırını yakmış bile. Anlaşılan hiç uyumamış. Odunların çıtırtısı ve kokusu bahçeyi sarmış. Halam içeri girip, “Hadi kalkın. Fırını yaktım, lokumları atıverin; aman sık sık çevirin, yanık olmasınlar. Ben Nermin’le hamamı temizlemeye gidiyorum,” dedi. Evde gözlerini ovalayan bir dolu kadın ve çocuk esneyerek bahçedeki tulumbanın başına doğru yol alırken, halam eteğini beline sıkıştırmış, elinde iki kova, kilim fırçası, bir torba arap sabunuyla sokak kapısına doğru giderken yine boş durmayıp talimat verdi.

“Kâzım, dört sandık gazoz al.”
Halvet hamamı yirmi dört saat kiralayanın misafirlerine hizmet eder. Aslında müşteri için tellak kadın mutlaka temizler, ama halam pimpirik illa gidip bütün hamamı arap sabunuyla kırklayacak. İçine sinmez.

Sofrada halamın günlerdir yapıp tuza bastığı taze peynirler, sıcacık köy ekmeği, yeşil çizik zeytin… Tas tas konuldu.

Öğlene doğru fırından çıkan cevizli lokumlar birbirlerine yapışmasın diye kamış selelere boşaltıldı. Teyzemler, halamlar, gelinler; kimi dantel, kimi beyaz kanaviçe işli patiska bohçalara sardılar çamaşırlarını. Eta Enişte minibüsüyle köyde hem sütçülük yapar hem yolcu taşırdı. Halam hamamı kırklamış geldi. Bahçede seğirterek, “Hadi kızlar, lokumları koyun; peynir, zeytin, unutmayın. Sarmalar pişti mi? Aysun, küçük tüpü, çaydanlığı koy. Bak, bardakları mutfakta hazır ettim, unutmayın,” dedi. Bir taraftan da bir şeyleri minibüse taşıyıp durdu.

“Hadi Eta, sen bizi götür, biz hazır edelim. Sonra köylüyü taşırsın.”

Biz, üstümüzde bohçalar, battaniyeler; küçük çapta taşınma minvalinde hamama vardık. Halam aynı tezlikte lokum selesini kapıp koştu. Hamamda geniş soyunma yerine yiyecekler istiflendi. Önce Kâzım Abi arkadaşlarıyla girdi. Çaylar demlendi, hamamdan çıkan delikanlılara ikramlar yapıldı. Onlar güle oynaya gittiler. Halam tekrar elinde fırçayla hamama girdi.

“Amanın, bunlar teke teke kokutmuşlar burayı,” deyip söylene söylene arap sabunuyla kırkladı. Ter içinde çıkıp geldi. “Hadi kızlar, bir çay koyuverin.”

Derken dışarıda bir gürültü. Bir minibüs insan; kadın, çocuk… Halam çayından bir yudum alıp kendini geri attı, Hasan’a bakıp, “Kız, Suzan babasını da getirseydin bari. Kızım, bu koca herif, baksana, gözleri fıldır fıldır.” dedi.

“Abla, kaynanam da gelince bırakacak kimsem kalmadı.”

“Bana bak, anan seni yıkasın erkende, uyu emi,” dedi Hasan’a.

Erkek çocuklarını yedi yaşından yukarı almıyorlardı. Ben daha beş yaşındaydım ama Hasan dokuz yaşındaydı; ben yaştan kurtarmıştım. İyi ki Hasan gelmişti. Onunla göbek taşında fır döndük. Bir ara bizi kenara çekip, çocuğu olmayan ya da kızları olup erkek çocuk isteyen kadınlar, göbek taşında Çekirge Sultan’a dualar mırıldanıp tavaf ettiler, yüz sürdüler.

Hamam taslarını gemi yapıp aslanağzında yüzdürdük. Kaç kere kıç üstü düştüğümü saymadım. Sonunda annem elinin altına alıp beni bir güzel keseledi; kafamı kocaman beyaz sabunla çitiledi. Kadınlar ipek iç çamaşırlarıyla dinlenme salonunda kubbeyi çınlata çınlata def, darbuka çalıp oynadılar. Kastanyetleri takıp göbek attılar. Daha yaşlıları onlara el çırptı. Oğlu onlarda, kızları süzdü durdu. Biz Hasan’la gazoz kapaklarını yerde yarıştırdık.

“Ulen, anan seni yıkmadı mı? Ne yerlerde sürünüyorsun,” diye payladı halam. Sonra birer gazoz açıp oturttu.

Türküler, maniler, gülüşmeler hamamın kubbesinde çınladı. Peştamalını sarıp çay içen, sarma yiyen kadınlar; yüzleri, göğüsleri boncuk boncuk ter, tekrar girip yıkandılar sabah kadar. Bir ara ortaya küçük bir bakır kazan koydular. Herkes elinde kâğıt kalem dileklerini yazdı.
Sonunda kâğıtlarını katlayıp kazana attılar. Halam dualar okudu ve bir kibrit çakıp yaktı. Bütün kâğıtlar birden kazanın içinde alev aldı. Sonra küllerin üstüne bir tas su döküp kazanı çalkalayıp hamama döktü; arkasından herkes birer tas su döktü. Sonra yanlarında getirdikleri papatya, nergis, gelincik, bilumum bahar çiçeklerini aslanağzından suyun aktığı küçük havuza attılar.

“Hadi bakalım, hepsicinizin duaları sular seller gibi olsun inşallah,” dedi halam.
Koca karılar yıkandıktan sonra tahta sedirlerde kıvrılıp uyudular. Sabah, kubbenin tepesinden gündüz ışıkları girerken ben de uyandım. Bütün kadınların yüzleri pespembe, burunları alınları keseden parlıyordu. Demlenen çay kaynadıkça hamam otu ve kükürt kokusunu bastırdı.

Ben annemin dileğini merak ettim. Ne istedi acaba?