Bronz parmaklarımın arasında donup kalmış kâğıtların kokusunu alamıyorum ama mürekkebin ağırlığını her an hissediyorum. Bakışlarım sonsuz merakla aynı satırlara çakılıyken, yan bankta unutulmuş bir hırka gibi duruyorum. Omzuma konan gri bir güvercin gagasını soğuk tenime sürtüyor; yaşamın nabzını hatırlatıyor. Uzaklardan ana caddenin homurtusu yükseliyor; kükreyen sarı bir otobüs yolcularını demir karnında taşıyarak durağa yanaşıyor. Tam seksen beş saniye boyunca orada, kapıları açık bekliyor. Duraktaki telaş, parkın içindeki sükûnetle çarpışıyor. İlerideki boş salıncak, rüzgârın görünmez elleriyle usulca sallanarak ritmik bir gıcırtı yayıyor.

Beton yığınlarının arasındaki bu yeşil adacıkta mevsimin uyanışına tanıklık ediyorum. Toprağın içinden başını uzatan mavi çan çiçeği, gökyüzünün rengini yeryüzüne çalmış gibi parlıyor. Gövdemi ısıtan ışıltı karanlık izleri siliyor. Yaşam devasa bir çark gibi dönerken ben bu kurgunun sessiz kahramanıyım. Yağmur yağdığında nemin kokusu burnuma çalınıyor, ancak yüzümdeki ıslak dokunuşu silecek bir elim yok. İnsanlar geçerken kitabımın kapağına bakıyorlar; içimdeki hikâyeyi yalnızca ben biliyorum.

Bu sığınakta doğanın uyanışını betondan devlerin arasında izlemek hem hüzünlü hem büyüleyici. Bir sayfanın ucunda asılı kalmak, zamanı durdurmak demekmiş. Kuşların kanat sesleri çocukların kahkahalarıyla karışıyor. Kimse fark etmiyor, ama ben bu parkın kalbiyim. Kitabımdaki kelimeler değişmese de dışarıdaki dünya her saniye yeniden yazılıyor. Taşın sabrıyla evrenin bu eşsiz kurgusunu ebediyen okumaya devam edeceğim.

Varoluşum, bitmeyen bir cümlenin en görkemli noktasıdır. Ruhumdaki metal soğukluğu taze yaprakların kokusuyla ısınıyor. Herkes bir yerlere yetişirken ben durmanın bilgeliğini sırtımda taşıyorum. Kitabın sonu yok, tıpkı sessizliğin hiç bitmediği gibi. Yeryüzünün ritmi damarlarımda titreşime dönüşüyor. Gökyüzü ağlarken gülümsüyorum; çünkü burada sükûnetin sesini derinden dinleyen en sadık seyirciyim.