Komedyen, şair, radyo TV ve YouTube yayıncısı Ceyhun Yılmaz ile mizah ve şiir arasındaki ilişkiyi, Türkiye’de mizahın sınırlarını ve değişen stand-up kültürünü konuştuk. Kendini “anlatıcı” olarak tanımlayan Yılmaz, mizah ile şiirin aynı yerden doğduğunu söylerken Türkiye’de mizah üzerindeki baskının yeni olmadığını belirtti.
Mizah ve şiir gerçekten birbirinden uzak iki alan mı, yoksa aynı duyguyu farklı yollarla anlatan iki ifade biçimi mi? Bir espriyle bir dize aynı yerden doğuyorsa, birinin sonunda neden kahkaha, diğerinin sonunda hüzün var? Sosyal medyada her şey hızla tüketilirken “gerçek olan” kalıcı olmayı başarabilir mi? Türkiye’de mizahın sınırları neden bu kadar dar ve toplum, kutsal kabul ettiği konulara yapılan şakalara neden mesafeli?
Kendisini komedyen ya da şairden önce “anlatıcı” olarak tanımlayan Ceyhun Yılmaz’la mizah ve şiir arasındaki ilişkiyi, Türkiye’de mizah üzerindeki baskıyı, toplumun mizahla kurduğu ilişkiyi ve değişen stand-up kültürünü konuştuk. Cem Yılmaz’ın Türkiye’deki mizah akışını değiştirdiğini söyleyen Yılmaz’la yeni kuşak komedyenleri, kalıcı mizahın neye bağlı olduğunu ve mizahın sınırlarını konuştuk.
Sizi yıllardır komedyen, radyocu ve şair kimliklerinizle tanıyoruz. Kendinizi en çok hangisi olarak tanımlıyorsunuz?
Ben bir anlatıcıyım aslında. Bu anlatıyı çoğu zaman komedi argümanlarını kullanarak, bazen de şiir kullanarak yapıyorum. Anlaşılmayı bekleyen bir anlatıcıyım sadece.
Mizahın da çoğu zaman acıdan, yalnızlıktan ve hayal kırıklığından beslendiği söyleniyor. Şiirinizle mizahınızın doğduğu yer aynı mı?
Aslında bu çok güzel bir soru. Tarih öncesinden beri mizahla edebiyat, yani şiir, aynı yönde gidiyor. Sebebini hemen söyleyeyim sana. İkisi de bir duyguyu başka bir duyguyla anlatma sanatı. Yani metaforik olgudur. O yüzden çıktığı yer ve gittiği yer aynı. Sadece birinin sonunda hüzün var, diğerinin de kahkaha. Ama yollar aynı. Ben sadece bunu kullanan milyonlarca faniden bir tanesiyim.
“Gerçek olan yok olmuyor”
Sosyal medya hem mizahı hem şiiri kısa ve hızla tüketilen içeriklere dönüştürdü. Sizce bir espriyle bir dize bu hızın içinde anlamını kaybediyor mu?
Nâzım Hikmet, Orhan Veli Kanık, Can Yücel… Ne kadar paylaşılıyor, bazen onlara ait olmayan şeyler bile paylaşılıyor hatta. Ama görüyoruz ki gerçek olan yok olmuyor.
Ben o seviyede miyim, onu bilemiyoruz. Ölmeden pek anlaşılmıyor. Ama Fazıl Say bir şey yaptı, beni o güzel insanların yanına koydu. Çok mutlu oldum. Fazıl Say şu anda ülkeyi ve dünyayı gezerek caz konserleri veriyor ve kedi temalı şiirleri besteliyor. Metin Altıok, Can Yücel, Murathan Mungan ve benim adımı yazdı listeye. Benim de bir şiirimi besteledi.
Vefat etmeden önce kendimi böyle bir onurun içerisinde hissetme şansım oldu. Bu vesileyle Fazıl Say’a teşekkür ediyorum.
Ben güzel şeyler bıraktığıma inanıyorum. Benim, bana ait olduğunu bilmeden sevilen şiirlerim var mesela. “Sevdiğim İkinci Kadınsın Sen” şiiri gibi. O yüzden güveniyorum dizelerime.
“Bu ülkede şu anda birçok şey aynı tehlikede”
Türkiye’de mizahın sınırlarının daraldığını düşünüyor musunuz? Bugün sahnede söylemeden önce kendinizi durdurduğunuz konular oluyor mu?
Benim düşünmemem bir şey değiştirmiyor. Çünkü bu sorunun cevabı hapiste yatanlardan anlaşılıyor herhalde. O yüzden bu ülkede şu anda birçok şey aynı tehlikede.
Mizah çok hassas bir konu. Ben uzun zamandır sahnedeyim, 25 yılı aşkın zamandır. Bazı yerlere hiç girmedim. Ama dünyada mizah öyle algılanmıyor. İnançla ilgili bile şakalar yapılıyor veya sporla ilgili, dinle ilgili, siyasetle ilgili şakalar yapılıyor.
Kültürlerin kendi esneme seviyeleri başka, bizim kültürümüzde o esneklik çok yok. Yeni de değil, bu eskiden de öyleydi. Zeki Alasya ve Metin Akpınar’ın ne kadar baskıya maruz kaldığını, Ferhan Şensoy’un tiyatrolarının yandığını biliyoruz.
Sanki bu son dönemmiş gibi, belli bir siyasi partinin yaptığı şeymiş gibi görülüyor ama mizahla ilgili bu baskı yüzyıllardan beri var.
Peki, sizce biz neden gülemiyoruz? Neden sadece belirli şeylere gülebiliyoruz?
Biz hassasiyetleri, sinir uçları çok değişik bir toplumuz. Bizim kutsalımıza, saygı duyduğumuza şaka yapılınca ona gülemiyoruz. Ben de öyleyim. Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili, Cumhuriyet’le ilgili, inancımla ilgili bir şeye ben de gülmüyorum. Biz böyle korumacı bir toplumuz. Onu anlamak lazım.
Son yıllarda stand-up’a ilgi arttı ve yeni bir komedyen kuşağı ortaya çıktı. Bu kuşağın mizah diliyle sizin başladığınız dönemin dili arasında nasıl bir fark görüyorsunuz?
Bir kere toplumlar, tıpkı moda gibi, zamanla ve zeminle değişen olgulardır. Her mizahçı, aslında her alanda üreten herkes, karşısındaki kalabalığın nabzını bilmek ve tutmak zorunda.
Bu da biraz gençlikle ilgili bir şey. İnsan genç olunca, heyecanlı olunca bunların peşinden koşuyor; kimin neye dikkat ettiğini, kimin neyi sevdiğini anlamaya çalışıyor. O yüzden ben, her dönemde kimin meşhur olacağına çoğu zaman üniversite gençliğinin karar verdiğini düşünüyorum.
Ben ara bir kuşağım. Benden önce tabii ki büyük ustalarımız vardı. Zeki Alasya, Metin Akpınar, Nejat Uygur, Ferhan Şensoy… Daha birçok kıymetli, ismini tek tek sıralayamayacağımız usta vardı.
Benim zamanımda da benim kuşağıma yakın Cem Yılmaz gibi bir fenomen çıktı. Cem Yılmaz bu ülkedeki mizah akışını değiştiren adamdır. Şiirde, edebiyatta İkinci Yeni diye bir akım var ya; bence Cem Yılmaz da komedide İkinci Yeni’nin öncüsüdür.
Şimdiki kardeşlerim de benden küçükler ve onların çokluğu beni aslında mutlu ediyor. Çünkü 90’ların başında pop müzik de böyle bir şey yaşadı, bir patlama oldu. Ama ne oldu? İyileri kaldı.
Mizah torpili olan bir şey değildir. İyiyseniz kalırsınız. İyi değilseniz alkışlanmazsınız. İyi olduğunuz hâlde hapse de girebilirsiniz.
Mizahın şiire, şiirin de mizaha söyleyebileceği birer cümle olsaydı ne olurdu?
Ahkâm kesmek gibi olmasın büyüklerime, sen sorduğun için cevap vereyim. Benim içimdeki mizah şiire şöyle derdi: “Dikkat et, çok kafiyeli gidiyorsun.” Şiir de “Nice gülmeler kapatıldı gözyaşları için” diyebilirdi.