Emekli tiyatro rejisörü Orhan Bey, ana babaların yönlendirmesiyle yazlık çocuklarından bir oyuncu grubu kurmuştu. Çocuklar her gün mızırdanarak provalara gelmişti. Orhan Bey, çocuklara replikleri kelimesi kelimesine ezberletmişti. Külkedisi ve Uyuyan Güzel sergilenecekti.
O gün, Ege kasabası sahilinde tatlı bir heyecan vardı. Deniz kıyısına kurulan ferah platformda, Orta Çağ efekti vermek için uzun kadife perdeler, kızlara balo elbiseleri, erkeklere uzun kollu gömlekler dikilmişti. Bendeniz oyun aralarında öttürülmek üzere masanın üzerinde bekliyordum. Hiçbir rolü beceremeyen tombul ve gözlüklü bir oğlana beni üfleme görevi verilmişti.
Hava henüz aydınlık iken gelen analar, babalar, sülale boyu akrabalar önemli bir şey izleyecekmişçesine alanı doldurdu. Oyun başladı. Tombul, gözlüklü oğlan oyun arasını heyecanla bekliyor ve gitgide kızarıyordu. Sıra bize geldiğinde, eline beni alıp üflediğinde “TA TA TA TAAA” sesi yerine “ZORRRTTT” diye bir ses çıktı. Kısa bir sessizlikten sonra, seyircilerden hafif bir uğultu ile kıkırdama sesleri duyuldu. Seyircilerin en önündeki sırada oturan Orhan Bey, tombul gözlüklünün osurması karşısında şaşkın ve ne yapacağını bilemez bir hâlde gözlerini kocaman açmış ve bize bakıyordu. Oğlan durumu kurtarmak için bir daha beni üflediğinde aynı “ZOOOORRTTT” sesi çıkınca artık hem izleyenler hem oyuncular makaraları koyuverdi.
Durumun vahameti karşısında konuya dâhil olma zorunluluğu hisseden Orhan Bey, platforma atılarak tombul gözlüklünün elinden beni aldığı gibi sertçe üflediğinde yine “ZOORRTT” sesi duyulmasın mı!
Kıpkırmızı bir suratla seyircilere dönerek “Keşke çocuklara oyun öncesi kuru fasulye pilav yedirmeseymişiz, af buyurun.” dedi. Seyirciler ve oyuncular bu açıklama karşısında yerlere yattı. Beni bir kenara fırlatarak “O hâlde ikinci perde başlasın.” dedi, eliyle bir reverans yapıp, oyunu başlattı.