Yeni Türk Edebiyatı alanındaki akademik çalışmalarının yanı sıra roman, öykü ve deneme türlerinde eserler kaleme almaktadır. Yazıları çeşitli edebiyat dergileri ve kültür-sanat platformlarında yayımlanmaktadır. Edebiyatı, insanın kendini ve dünyayı yeniden anlamlandırma çabası olarak gören Çopur, eserlerinde bireyin iç dünyasını, hafızayı ve modern hayatın görünmeyen yönlerini ele almaktadır.

Eylül ayında bir mizah dosyası hazırlama düşüncesi ilk anda tuhaf geldi bana. Bizim edebiyatımızda eylülün pek yüzü gülmez. Yaz çekilip gitmiştir; şairin içi daralır, roman kahramanı çoktan pencerenin önüne oturmuştur. Bu ayın payına daha çok hüzün düşer.

Belli ki Mikroskop dergimizin editörleri böyle düşünmüyor. Hayata hep aynı yerden bakmayı sevmeyen, alışılmışın dışına çıkmaktan ve okuru şaşırtmaktan hoşlanan arkadaşlardan oluşuyorlar. Yazıya böyle başlayayım, dedim.

Sonra geçenlerde sınıfta yaşadığım küçük bir konuşma geldi aklıma.

Öğrencilerden biri:

“Hocam, siz çocukken internet var mıydı?” diye sordu.

Öyle dikkatle bakıyordu ki çocukluğumun mağara duvarlarına yazıldığına inanmış gibiydi.

“Yoktu.” dedim. “Biz birbirimizi yüzümüze bakarak takip ederdik.”

Sınıf güldü. Bir başkası hemen atıldı:

“Peki canınız sıkılınca ne yapıyordunuz?”

Ağzımı açtım, sonra vazgeçtim. Hangi birini anlatacaktım? Bizim çocukluğumuzda can sıkıntısı da oyunun bir parçasıydı. İki taşı kale yapar, eski bir bez parçasını top niyetine kullanırdık. Boş bir kutu, arkasına ip bağlanınca arabamız olurdu. Şimdiki çocukların önünde yüzlerce oyun, binlerce görüntü var. Yine de teneffüslerde onlardan en çok duyduğum söz şu:

“Sıkıldım hocam.”

Kendi çocukluğumu savunmaya girişecek oldum, sustum. İnsan çocukluğunu savunmaya başlamışsa yaşlandığını da az çok kabul etmiş demektir.

Çocukların sorularına alınmadım. Gülüşlerinde kötülük yoktu. Yaşımı biraz büyütüyor, geçmişimi biraz eskiye götürüyorlardı, o kadar. Ben de onlarla birlikte güldüm.

Mizahın hoşgörüyle yakından ilgili olduğunu düşünürüm. Bir sözün yüzleri asması ya da gülümsetmesi çoğu zaman sözün kendisinden çok, söyleyenin niyetiyle ilgilidir.

Her köyün, her kasabanın, her kahvehanenin matraklığıyla tanınan bir şakacısı vardır. Başka biri aynı cümleyi kursa sesler yükselir, iki kişi oturduğu yerden doğrulur. O söylediğinde çaycı bile elindeki tepsiyle dönüp bakar. Bir an sessizlik olur. Sonra masanın birinden gülüşmeler yükselir.

Şakacı adam, nereden girip nerede duracağını bilir. Masadakilerin eski kırgınlıklarından da haberdardır. Birine takılırken kendisini dışarıda tutmaz; en çok da kendi hâliyle uğraşır zaten. Bu yüzden sözü yukarıdan gelmez. Kolay kolay kızılmaz ona.

Köyün resmî arabulucusu muhtardır ama kimi zaman asıl işi bu adam görür. Gerilmiş iki kişinin arasına bir söz bırakır. Tartışma bitmez belki, sesi iner. Onun payına da çoğu zaman bir bardak çay düşer.

Hepimizin hayatında vardır böyle arkadaşlar. Daha kapıdan görünür görünmez ortamın havasını değiştirirler. Her zaman fıkra anlatmaları gerekmez; bazen bir bakışları, bir taklitleri yeter. Sohbet bir yerde tıkanmışsa önünü açar, yüzü asık olanın yanına otururlar. Biraz sonra aynı kişinin güldüğünü görürsünüz.

Böyle insanları severiz. Çünkü yanlarında kendimizi savunmak zorunda hissetmeyiz. Bize gülerken kendilerine de güldüklerini biliriz. Şakalarının içinde küçük düşürülmek değil, oyuna çağrılmak vardır.

Her şaka böyle değil elbette. Karşısındakini incittikten sonra “Şakadan anlamıyorsun.” diyenler de var. Oysa bir kişiyi küçültüp geri kalanları güldüren sözün adı şaka olsa ne değişir? Odada kahkaha vardır belki ama mizah yoktur.

İyi şakacı, insanın neresinden kırılacağını sezer. Oraya basmaz. Onun mahareti yalnızca güldürmekte değil, nerede susacağını bilmektedir.

Hayatınsa böyle bir dikkati yok. En ciddi anımızda önümüze beklenmedik bir şey çıkarır. Biz ağırbaşlı görünmeye çalışırken ceketimizin eteği kapıya sıkışır. Bunu kimse fark etmedi sanırız; o sırada odadaki herkes başka tarafa bakmaya çalışıyordur.

Başımıza geldiği anda gülemeyiz böyle şeylere. Kızarız. Utanır, bütün günümüzün mahvolduğunu düşünürüz. Aradan zaman geçince aynı hadiseyi bir sofrada anlatmaya başlarız. Öfkelendiğimiz yerleri kısaltır, mahcup olduğumuz kısmı biraz büyütürüz. Dinleyenler gülsün diye farkında olmadan elimizle kolumuzla da oynarız.

Tuhaf bir editördür zaman. Yaşadığımız günü olduğu gibi bırakmaz. Öfkeyi metinden çıkarır çoğu kez, mahcubiyeti biraz yumuşatır. Geriye anlatılabilir bir hikâye kalır.

Ama her şey hikâyeye dönüşmüyor. Bazı acılar, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, anlatırken insanın sesini değiştiriyor. Onlara gülünmez.

Yine de en kederli evlerde bile küçük bir tebessüm kendine yer bulabiliyor. Taziye için toplanılmıştır; herkes uzun süredir susuyordur. Bir çocuk, ne söylediğini bilmeden bir şey söyler. Yüzlerde kısa bir gülümseme belirir, sonra herkes yeniden sessizliğine döner.

Kimse kaybını unutmamıştır o sırada. Acı da azalmamıştır. Gülümseme gelir, biraz durur ve çekilir. Hepsi bu.

İnsan yıllar geçtikçe en çok kendisine gülüyor zaten. Gençken kurduğumuz büyük cümleleri hatırlıyoruz. “Asla” diye başlayan ne çok söz söylemişiz. Bazı insanları bir daha görmeyeceğimize, kimi yerlere dönmeyeceğimize inanmışız. Sonra hayat bildiğini okumuş.

O günkü hâlimize bakınca kızmıyoruz artık. Omzundan tutup:

“Sen de az değilmişsin.” diyesimiz geliyor.

Kendine gülebilmek, insanın başkalarına karşı sertliğini de azaltıyor. Kendi yanılgılarını hatırlayan biri, karşısındakinin yanlışına hüküm verirken biraz duruyor. Çünkü biliyor: Bugün başkasında gördüğü tuhaflığın benzerini dün kendisi yapmıştır. Yarın yine yapmayacağının garantisi de yoktur.

Gülmek olup biteni değiştirmiyor. Dert yerinde kalıyor. Fakat insan, anlatabildiği şeyin altında eskisi kadar ezilmiyor. Bir vakitler kendisini utandıran hadise, yıllar sonra dost meclisinde en çok anlattığı hikâyeye dönüşebiliyor.

Dersin sonuna doğru, internetin olmadığı zamanlarda canımız sıkılınca ne yaptığımızı soran öğrenci yeniden söz aldı:

“Hocam, peki nasıl eğleniyordunuz?”

“Birbirimize bakıyorduk.” dedim.

Cevabımı şaka sandı, güldü.

Ben düzeltmedim.