Salerno’da denize yakın pansiyonlardan birinde, giriş holünün hemen solundaki ahşap dolabın üzerinde bir broşür durmakta. Ön yüzünde sadece aralarında boşlukların olduğu tarihî bir yapının sütunları mevcut. Sütunlardan biri ilk sayfada size doğru bakan siyah-beyaz yüzün sol gözünü kapatmış. Kim olduğunu anlamak için sayfayı çevirince Richard Wagner’in haşin bakışları sizi karşılamakta ama broşür ne yazık ki İtalyanca. Ne yazıyor, neden burada? Wagner’in Amalfi ile nasıl bir ilişkisi var? Bir turistin Almanya’da çantasında kalmış ve buraya kadar taşınmış olabilir mi? Ama o zaman neden İtalyanca? Broşürü elimde evirip çevirirken her sayfada adı geçen Villa Rufolo’dan bahsettiğini anlıyorum ama Wagner ile olan bağlantısını hâlâ çözebilmiş değilim. İnanılmaz güzellikte çiçek bahçeleri, taraçadan görünen deniz manzarası, bir fıstık çamının iki yanında yer alan çan kuleleri ve üçüncü sayfada tanımadığım bir adamın siyah-beyaz bir fotoğrafı var. Dördüncü sayfanın hemen köşesinde de bir karekod. Neyse ki imdadıma yetişen o oluyor. 

RAVELLO – La Città della Musica (Müzik Şehri) adlı otuz beş dakikalık bir belgesel başlıyor, İngilizce alt yazılı. Gün doğumunun kızıl aydınlığında dalga ve kuş sesleri duyuluyor ilk saniyeler ve Andre Gide’nin Ahlaksız romanından bir alıntı: Ravello denizden çok gökyüzüne yakın. 

Görüntüler, sesler öylesine etkileyici ki, geri kalan otuz dördüncü dakikayı görmeden, yarın doğru Ravello’ya gidiyoruz, diyorum içimden. Aslında iki günlüğüne buradaydık ve denize girip, delizia al limonenin yanında Aperol içip dönecektik. Ama öyle olmadı ve Horus’un gözü bir kere açıldı. 

Amalfi’nin tarihiyle başlıyor belgesel. 9. yüzyılda ihtişamının zirvesini yaşamış olan Amalfi Cumhuriyeti’nen en önemli geçim kaynağı olan yünden, Doğu Akdeniz ve Bizans’la yaptığı yün ticaretinden ve bu yolla zengin olan tüccarların yaşadığı en eski Denizci Cumhuriyetleri’nden biri olduğu anlatılıyor. Ardından kayaların sırtına kurulmuş, limon kokularının arasında baş döndürücü güzellikteki bu Akdeniz kentini Giovanni Boccaccio’nun Decameron’undan dinliyoruz: Reggio ile Gaeta arasındaki kıyılar, İtalya’nın en güzel bölgelerinden biri sayılır. Bu bölgede, Salerno’nun oldukça yakınında, oturanların Costa d’Amalfi adını verdikleri, denize bakan kasabalar, bahçeler, çeşmeler içeren bir kesim yer alır. Halkı varlıklıdır. Alışveriş almış başını yürümüştür. Bu kasabalardan, bugün de zenginlikleriyle ünlü Ravello’da, bir zamanlar Landolfo Rufolo adında çok varlıklı biri yaşamıştır. 

Yazılar ekranda akarken kuş seslerine şimdi Villa Rufolo’nun rengârenk çiçek bahçeleri eşlik ediyor. İti küçük kız çocuğu koşuyor neşeyle bahçede. Bu göz kamaştırıcı güzellikteki bahçenin hemen orta yerine bir sahne kurulmuş. Orkestra gökyüzünün mordan pembeye, turuncudan maviye döndüğü ılık yaz akşamlarından birinde Wagner’in Parsifal operasını icra ediyor. Wagner’in Amalfi’yle nasıl bir bağlantısı var sorusunun cevabına yavaş yavaş yaklaştığımı düşünürken ekranda 1270 yılında Villa Rufolo’yu inşa ettiren zengin tüccar Nicolo Rufolo ve sanatsever eşi Sigilgaida Rufolo’nun hayatlarına dair some kesitler yer alıyor. Kamera şimdi yapının en eski parçası olan 30 metrelik kulenin içinde bir gezintiye çıkarıyor bizi. Mağrip mimarisine sahip yapının kubbeleri çiçek tarhlarının arasında bir görünüp bir kayboluyor. Kontrabas, akordeon, keman. Fonda müzik hiç susmuyor. Hasır şapkalarıyla kadınlar, inci küpeli kadınlar, keten işlemeli elbiseleri ve ellerinde kadehleriyle kadınlar. Dans eder gibi yürüyorlar Akdeniz meltemi altında. Ravello’da. 

Şimdi ekranda bir fotoğraf. Aslanlı Çeşme’nin başında bir adam, yüzü objektife dönük. Yıl 1923. Ünlü ressam Escher o sıralarda İtalya’da. İlerleyen yıllarda sanatsal faaliyetlerine de esin kaynağı olacak bu gezide Jetta Umiker ile tanışacak, ona ilk görüşte âşık olacak ve bir yıl sonra evlenecekler. Seneler sonra Lion of the Fountain in the Piazza at Ravello isimli taş baskısını yanında poz verdiği aslandan ilham alarak yapacak. 

Vibrafonun başında genç bir müzisyen şimdi. Metal çubuklar rüzgârda titreşen yapraklar misali salınıyor havada. 

Yıl 1938. Greta Garbo ünlü orkestra şefi Leopold Stokowski’yle Ravello’da bir aşk kaçamağında. Magazin dünyası Garbo’nun verdiği yanıtla şokta: Evlenemeyiz, benim tüm hayatım filmlerim. 

Saksafonlardan neşeli bir ezgi yayılmakta havaya. 

Yakın geçmişte Ravello sokaklarında dinî bir tören. Siyah, kırmızı, beyaz cübbeleriyle din adamları, ellerinde Aziz Pantaleone’nin ikonasıyla, yüzlerini mumların aydınlattığı kadınların ve kız çocuklarının arasından Ravello Katedrali’ne doğru yürümekteler. 3. yüzyılda şehit edilmiş azizin kanı 18. yüzyıldan kalma bir şişenin içinde katedralde sergileniyor. Her yıl şehit edilişinin yıl dönümünde bu kanın katı hâlden sıvı hâle geçtiğine inanılıyormuş. Fonda piyanolar eşliğinde hep bir ağızdan Deus Tuorum Militum söylenmekte. 

Yas havası devam ederken bu sefer çok daha uzak bir geçmişe, Rufolo ailesinin bir diğer üyesi olan Lorenzo Rufolo’nun vatana ihanet suçuyla başının kesilerek idam edildiği tarihe gidiyoruz. Yıl 1283. Ailenin bu görkemli kaderi tersine dönerken 2015’te Villa Rufolo’nun bahçesinde verilen bir konserde, enstrümanlardan yükselen ağıt Akdeniz göğüne kadar ulaşırken 3D projeksiyon gösterisiyle kale olanca haşmetiyle devrilmekte. Arp, çello ve flüt el ele. 

Broşürün üçüncü sayfasında gördüğüm fotoğraf var şimdi ekranda. 1851 yılında Villa Rufolo’yu alan iş insanı ve botanikçi Francis Nevile Reid. O tarihe kadar atıl durumdaki yapıya yeniden hayat veren kişi oymuş meğer. Arkadaşlarından biri de işine tutkuyla bağlı bahçıvan Luigi Cicalese. 7 Aralık 1885 tarihinde Cicalese’ye yazdığı bir mektupta şöyle demiş: Sevgili Luigi, boş kutuları sana geri gönderiyorum. O muhteşem şakayıkları gören herkes hayrete düştü ama ne yazık ki onları nasıl yetiştirip büyüteceğimizi bilmiyoruz. 

Sonrası Luigi için çocuk oyuncağı mıydı bilmiyorum ama Villa Rufolo’nun bahçelerinin onun için oyun alanı olduğunu söylemek çok da yanlış sayılmaz. Sadece onun için değil gören herkes için. Bahçeyi kim görse bir çocuk gibi şaşkınlıkla gülümsemekte. 

Ve yıl 1880, 26 Mayıs. Wagner Villa Rufolo’nun bahçesine adım atıyor. Ölmeden önce besteleyeceği son başyapıtı olacak Parsifal üzerine düşünmekte. Bahçeyi gördüğü gün günlüğüne şu notu düşerek Villa Rufolo’nun kaderini ilelebet değiştireceğinin farkında değil belki de: Klingsor’un büyülü bahçesi sonunda bulundu! 

El yazmaları, notalar, Parsifal efsanesi, Kutsal Kâse Şövalyeleri, kötü büyücü Klingsor ve çiçek kızlar. Artık kitaplar Villa Rufolo’nun bahçesini Klingsor’un Bahçesi diye yazmaktalar. 

Ağaçların arasından görünen sıcak bir güneş, pembe ve kırmızının deli eden binbir tonu, cırcır böcekleri, taşların arasında bir görünüp bir kaybolan kertenkeleler. Hepsi Klingsor’un bahçesindeler. Sahnede şimdi kadınlar Parsifal’den Çiçek Kızlar’ı (The Flower Maidens) seslendirmekteler. 

Villa Rufolo’da verilen ilk konserin görüntüleri 18 Mayıs 1932’den. Wagner’in anısına her yıl gerçekleştirilecek olan müzik festivalinde ağırlanan binlerce konuğun sayısız açıdan çekilmiş siyah-beyaz fotoğrafları. 1954, 1957, 1963, tayyör, vualet, puantiye, dantelli güneş şemsiyeleri ve beyaz eldivenler. Sonrasında günümüz, kameralar, kot pantolonları, cep telefonları ve gökyüzünde rengârenk havai fişekler. 

Villa Rufolo’nun bahçesindeyim. Wagner’in katır sırtında aldığı yolu biz motosikletle alıyoruz. Onun içine çeke çeke sindirdiği manzara bizim gözümüzün önünden süratle akmakta. Luigi’nin can alıcı pembe şakayıkları sessizce güneşlenirken ne bir uğultu ne bir gürültü Klingsor’un bahçesinde. Kulenin içi bugün müze olarak faaliyet göstermekte. Çatı terasına Escher’in eserlerini andıran çelik ve kristalden yapılma merdivenlerden çıkıyoruz. Biraz sonra Gide’ın gökyüzüne yakın dediği yerdeyiz. Bahçe çilekli bir pastanın dilimleri gibi görünüyor şimdi, insanlar ise pasta süsleri kadar minik. Duvarın dibinde genç bir çift öpüşüyor. Kızın saçı Garbo’nunki gibi hafif dalgalı bob kesim. Tarih 29 Mayıs 2026, günlerden Cuma. Kulağımda Parsifal’in 3. Perdesi – Kutsal Cuma Büyüsü (Good Friday Spell). Çıkışta meydanın hemen başındaki Bar Klingsor’da oturup mozzarellalı birer sandviç yiyoruz. Aklımda tek bir şey var. Eve dönünce yıllar önce okuduğum Lady Chatterley’nin Aşığı’nı bu sefer Lawrence’ın yazarken ilham aldığı Ravello’yu görmüş olmanın sevinciyle, limon kokuları, begonvil cümbüşü, Akdeniz esintisi, tutku, aşk ve müziğin belleğime kazınan büyüsüyle, Klingsor’un bahçesinde ellerime sinen güllerin kokusuyla yeniden okuyacağım. Broşür yanımda, telefonum cebimde. Dünyanın herhangi bir yerinde karekoda gizlenmiş bir Horus her an uyandırılmayı beklemekte.